top of page

Sorunlu Askerlik

FATİH ÇINAR



Askerliğin aşırı yüceltildiği hatta kutsallaştırıldığı bir toplumda, onunla ilgili anaakım yaklaşımlardan farklı düşüncelere sahip olmak ve bunları ifade etmek çok da kolay değildir. Böylesi toplumlarda zorunlu askerlik neredeyse sorgulanamaz, dokunulamaz, kaldırılması teklif dahi edilemez kurumlar arasında yer alır.





Kendi adıma konuşacak olursam, kökenlerini Fransız devrimi ile ondokuzuncu yüzyıl Prusya modelinde bulan ve savaş zamanlarında askerî işgücünü güvence altına almanın bir yöntemi olarak düşünülen zorunlu askerlik uygulamasını bugünkü şartlarda makul bulmayanlar arasındayım. Herhangi bir devlete borçlu olarak dünyaya gönderildiğim ve bu borcumu bana verilen hayat sermayesinin belirli bir bölümünü tüketerek ödeyebileceğim fikrini gayrifıtrî buluyorum.


Nitekim bu uygulamaya ilk muhatap olanların bir kısmı da onu gayrifıtrî bulmuş olmalı ki, Ortadoğu tarihçisi Halid Fehmi’nin (Khaled Fahmy) belirttiğine göre, ondokuzuncu yüzyılda meselâ Mısırlı köylüler henüz çıkan zorunlu askerlik hizmetine karşı firar ve kendiini sakatlama gibi muhtelif yöntemlere başvurmuşlar. Subaylar tarafından alay edilen, dövülen ve aşağılanan bu insanlar, orduyu dönemin idaresinin zalim politikalarının somutlaştığı bir kurum olarak görüyorlardı.


Bu konuda tarih çalışmalarının işaret ettiği bir diğer gerçek ise, modern orduların ulus-devletlerin oluşumu ve milliyetçiliğin yükselişi ile yakından bağlantılı olmaları. Bir diğer ifadeyle, zorunlu askerlik hizmetine dayanan güçlü bir millî ordunun kurulması, devlet inşası ve ulus oluşturmanın en önemli araçlarından birisi olarak görülüyordu. Bugün de ordular, milliyetçi ideolojinin talim edildiği önemli kurumlardan birisidir.


Kimi araştırmacılara göre ise ordular, kişilerin şiddetle sosyalleştiği, yani şiddet içerikli söylem ve eylemlerin öğrenildiği, içselleştirildiği ve normalleştirildiği kurumlardan birisi niteliğinde. Zorunlu askerlikle ilgili konular, milliyetçilik doktrini ve onun gereği olan ‘müthiş tesadüm’ ile, yani aşırı şiddetle yakın irtibat içeriyor olmasına ve ‘modern’ niteliğine rağmen, ülkemizde oldukça dinî bir bağlamda ele alınıyor. Toplum olarak askerlikle ilgili ideolojik tabulara ‘Peygamber ocağı’ gibi dinî söylemler üzerinden kolayca meşruiyet sağladığımız bir vâkıa; ancak sağladığımız bu meşruiyetin dinin ölçülerine gerçekten uygunluğu son derece su götürür bir nitelik arzediyor.


İslam hukuku ve düşünce tarihi çalışmalarıyla bilinen Columbia Üniversitesi öğretim üyesi Wael B. Hallaq, Türkçe tercümesi “Modern Çağda Bir İslam Devleti Niçin Mümkün Değildir?” altbaşlığını içeren İmkânsız Devlet (The Impossible State) isimli eserinde, askerlikle ilgili ‘millî’ ezberlerimizi bozacak ‘dinî’ bilgiler aktarıyor.


Ancak bunlara geçmeden önce, çalışmanın içeriğini genel hatlarıyla vermek sanırım yerinde olacaktır.


Hallaq, kitabını en temelde İslam devleti fikrinin ve modernitenin bir eleştirisi olarak tasarlamış. Ona göre, modern manada bir İslam devleti imkânsız ve çelişkilidir. Bu imkânsızlık ve çelişki, modern devletin tarafsız bir yönetim aracı değil, kendi metafizik mühimmatına sahip bir fenomen olmasından kaynaklanıyor. Müellife göre, modern devlet “özünde politik, sosyal, ekonomik, kültürel, epistemik ve aynı derecede psikolojik olan belirli kendine özgü etkiler üretiyor.” Dahası, modern devletin İslami yönetimin gereklilikleriyle olan uyuşmazlığı esasen ahlaki niteliktedir ve bu uyuşmazlık kendini farklı yollarla ortaya koyar.


Bunların teferruatlı analizini kitaba havale ederek konumuza dönelim.

Kitabın dördüncü bölümünde, “Kurban ve Politik Olanın Yükselişi” başlıklı bir altbölüm bulunuyor. Bu bölümde, bizim toplumsal olarak çoğunlukla normal kabul ettiğimiz ‘devlete öldürme ya da vatandaşlarını kendi yararına öldürtme izni’nin Alman hukukçu ve siyaset teorisyeni Carl Schmitt’in (ö. 1985) ‘rahatsız edici’ devlet tasavvurunun bir ürünü olduğu ifade ediliyor. Aynı Schmitt, “Her Türk asker doğar” düşüncesine çok benzer bir içeriğe sahip olan, “Her yeni doğan çocukla yeni bir dünya doğar. Kısmetse, her yeni doğan çocuk bir saldırgan olacak” sözünün de sahibidir. Bu devletçi tasavvurun aksine, Hallaq’ın tespitine göre İslam askere çağırılma kavramını hiç bir zaman tanımamıştır: “O [yani İslam] kimse uğruna, hatta Tanrı uğruna bile yaşamayı ve ölmeyi emretmemiştir. Potansiyel bir fedakârlık olarak askere çağırılma kavramı bilinmiyordu. Ve kısa süre sonra göreceğimiz üzere, cihatta, savaş ve barışın ana teorisinde, bu fedakârlığı buyurma diye birşey yoktu.”


İslam toplumlarının tarihsel tecrübesinde, askerlik işlerine, hayat ve kariyerlerini buna hasretmiş köle-askerler bakıyordu. Güncel ifadesiyle söyleyecek olursak ‘profesyonel’ bir ordu sözkonusuydu. Halkın büyük kısmı ise savaşla uğraşmazdı ve uğraşmasına şeriat tarafından müsaade edilen tek alan cihad idi.


Cihadın şeriattaki yerini de inceleyen Hallaq, fıkıh kitaplarında cihadın ikili bir tasnifle ele alındığını ifade ediyor: zorunlu (farz-ı ayn) ve tercihe bağlı (farz-ı kifâye). Ayrıca fıkhen her savaşın cihad olarak görülmediğini de ekliyor. Gayrimüslimlere karşı cihad başlatıldığında, ‘modern devletçi’ zihinlerimizin anlamakta zorlanacağı bir şekilde, Maverdî ve Nevevî gibi fakihler cihada katılımın katılabilecek durumda olanların ve katılmak isteyenlerin tercihine bağlı olduğunu savunuyorlardı. Dahası, muharebe çağrısı yapılana kadar insanlara geri çekilme özgürlüğü sunuluyordu. Cihad eğer gayrimüslim orduların işgaline veya işgal teşebbüslerine karşı savunma amaçlıysa, hazır durumdaki ve tehlike altındaki yere yakın yaşayan Müslüman ve belirli bir yaşta olan erkeklerin bireysel görevi haline geliyordu.


Hallaq’ın aktardığı bir başka manidar bilgi ise, fakihlerin cihada olan bakışlarıyla ilgili. Ona göre, cihadın önemini belirtmekle beraber fakihlerin hiçbiri cihada “dünyalık yükümlülüklerin üzerinde bir imtiyaz tanımamıştı.” Örneğin, Nevevî’ye göre borçlular, borç verenin izni olmadan savunma ya da hücum cihadına katılamazdı. Bir diğer çarpıcı örnek ise, cihad için ebeveyn izninin şart koşulmuş olmasıdır. İbn Mâze, İbn Cuzey, Kâsânî ve Mağribî gibi âlimlere göre, ebeveynin izni cihada katılmak isteyen erkekler için şarttı. Bunun sebebi ise, ebeveyne saygı ve hürmetin cihadın üzerinde önceliğe sahip olmasıydı. Hallaq’ın yorumuyla, ebeveynlerin oğulları üzerinde hak iddia ederek devletin emrini veto edebildiği bir durum dahi sözkonusuydu. Muharebe hazırlıkları başlayana kadar, izin veren ebeveynler fikirlerini değiştirmekte hür olduğu gibi, henüz gitmiş oğulları da bu sebep gerçekleştiğinde geri dönmek zorundaydı. Bu çerçevede İbn Mâze’nin el-Muhît isimli eserinden aktarılan şu manidar ifadeleri kaydetmek de yerinde olacaktır: “Şeriatta gayrimüslim düşmanla savaşmak tek başına takdir konusu değildir. Çünkü savaş, özünde zarar vermektir. Daha ziyade, başka bir sebeple buna karar verilmiştir, yani Tanrı’nın sözünü muzaffer kılmak [i’lâ-yı kelimetullah] ve düşmanın taarruzunu geri püskürtmek için.”


Bu bilgiler ışığında, Hallaq’ın iki noktanın altını çizdiğini söylemek mümkündür. Birincisi, şeriatta cihad bir devlet yasası olarak telakki ediliyor değildir; ihlal edilip edilmemesi vicdanî bir meseledir ve ahlaka dayalı bir talimattır. İkincisi, şeriatta cihad yükümlülüğü ahlaki bir niteliğe sahiptir ve bu sebeble savaşa katılmayı reddedenler için uhrevi bir sevap mahrumiyetinden başka dünyevî herhangi bir ceza sözkonusu değildir. Hallaq burada modern devletlerin asker kaçaklarına ve askere kaydolmayı reddedenlere yönelik cezaları hatırlatıyor ve bu sözümona ‘modern’ durumun şer’î olanla dağlar kadar farklı olduğunu belirtiyor. Bu farkın çok belirgin olduğu bir durum da, yorgunluk, güçten düşme ya da süvarinin atının ölmesi gibi şartlarda cihadda muharebeyi bırakmanın hukuken mümkün olmasıdır.


Wael B. Hallaq’ın aktardığı bilgiler, askerlikle ilgili meselelere ulus-devletçi ve milliyetçi ideolojik çerçeveden bağımsız olarak Müslümanca bakabilmenin ufuk açıcı örneklerine işaret ettiği gibi, modern devletin arızalı diğer bazı yönlerine karşı da İslamî bir mesafenin kodlarını fısıldıyor...




ÖZETLER


Zorunlu askerlikle ilgili konular, milliyetçilik doktrini ile yakın irtibat içeriyor olmasına ve ‘modern’ niteliğine rağmen, ülkemizde oldukça dinî bir bağlamda ele alınıyor. Ancak zorunlu askerliğe din üzerinden sağladığımız bu meşruiyetin dinin ölçülerine gerçekten uygunluğu son derece su götürür bir nitelik arzediyor.


Wael Hallaq’ın tespitine göre İslam askere çağırılma kavramını hiç bir zaman tanımamıştır. İslam toplumlarının tarihsel tecrübesinde, ‘profesyonel’ bir ordu sözkonusuydu. Halkın büyük kısmı ise savaşla uğraşmazdı.


Hallaq’ın aktardığı bir başka manidar bilgi ise, fakihlerin cihada olan bakışlarıyla ilgili. Örneğin, Nevevî’ye göre borçlular, borç verenin izni olmadan savunma ya da hücum cihadına katılamazdı. Bir diğer çarpıcı örnek ise, cihad için ebeveyn izninin şart koşulmuş olmasıdır. Bunun sebebi, ebeveyne saygı ve hürmetin cihadın üzerinde önceliğe sahip olmasıydı.


Wael B. Hallaq’ın aktardığı bilgiler, askerlikle ilgili meselelere ulus-devletçi ve milliyetçi ideolojik çerçeveden bağımsız olarak Müslümanca bakabilmenin ufuk açıcı örneklerine işaret ettiği gibi, modern devletin arızalı diğer bazı yönlerine karşı da İslamî bir mesafenin kodlarını fısıldıyorlar.


Comments


bottom of page