Zübeyir Nişancı: "Z kuşağını değil, kendimizi sorgulamalıyız"

Güncelleme tarihi: 16 Eyl



X, Y ve şimdi de Z, Alfa derken, bu kuşak sınıflandırmalarınınkarşılığı nedir? Hakikaten belli dönemlerde doğup büyümüş insanlar onları diğerlerinden ayıran,münhasıran X, Y, Z kuşağı diye tarif edilecek bir ortak özellikler bütünü oluşturuyorlar mı?


Nesil tartışmaları ilk olarak Amerika’da ve özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrasında çıkıyor. İki açıdan. Birincisi, Savaş döneminde, erkekler savaşa gittiğinden, nüfusta bir kısıtlanma oluyor önce, savaş sonrasında ise aile yapıları tekrar kuruluyor, çocuk sayısı ciddi şekilde artıyor ve nüfus artışı oluyor. “Baby boomer” diyorlar bu dönemde doğan nesle. Aynı zamanda endüstrileşme oluyor, böylece Amerikan orta sınıfı hızlı bir şekilde büyüyor ve yeni bir hayat tarzı gelişiyor. Endüstrileşme sonrası biraz da refah devletinin getirdiği güvence ağlarının oluşturduğu yeni toplumsal sınıfla, temel ihtiyaçlarının dışında kültürel harcamalar yapabilecek bir kitle oluşuyor. Bunu da kadınların ve erkeklerin çok yaygın bir şekilde profesyonel iş dünyasına katılması takip ediyor. Bütün bunlar da insanların ahlaki yönelimlerinde bir farklılık oluşturuyor.

Bu ahlaki oryantasyon konusunu biraz açmak istiyorum. Aslında bu, ta en başından beri felsefenin en temel meselesi. Ama biz ahlak felsefesini genelde çok dar bir anlamda anlıyoruz: Neyi yapmak doğru, neyi yapmak yanlıştır? Halbuki bu ikincil bir soru. Esas soru şu: İnsan ne için yaşar? Ve onun belki daha üst sorusu olarak, insan doğru hayatı nasıl yaşar? Onun da bir üstü, doğru hayat nedir? En temeli, doğru yaşam neyle uğraşır? Eflatun, Aristo, Sokrat, genelde esas mesele edindikleri konular dışındaki teorileriyle biliniyor. Biri devlet teorisini yazdı, öteki mantığı geliştirdi, beriki idealar teorisini. Bunların hepsi onların düşüncelerinde ikincil şeyler. En temel soruları ise şudur: Doğru hayat nasıl yaşanır? Bu bizi o doğru hayatta en temel ideal olarak iyilik, yani hayır konusuna götürür: En yüksek iyilik nedir ve insan onu nasıl tahsil eder? Elbette, bu konularla başka sorular da gündeme geldiği için onlara da cevap vermek zorunda kalıyorlar. Mesela, doğru hayat var mıdır, biz bunu nasıl bileceğiz? Bu sorular etrafındaki tartışmalar da felsefenin epistemolojik kısmını büyük ölçüde açıyor. Ama en temel soru, doğru hayat nedir ve nasıl yaşanır?


Mutluluk, bu sorunun cevabı içerisinde çok merkezî bir kavram. Çoğunlukla da şöyle bir sıralama yapılıyor: Her fiil bir iyiyi hedef alır, yani ben bir şeyi yapıp onunla başka bir şey elde etmeye çalışırım ve bu bir hiyerarşi oluşturur. En sonda, onu elde etmekle daha üst bir şey elde etmek istemediğimiz şey ise bizim nihai iyimizdir; o artık araçsal bir şey değildir altındakiler ise onun için hep araçsaldır. Bunu başkaları daha sonra ‘ultimate concern’ diye ifade etmişler; nihai hedef, gaye, düşünce... Buradan nesil meselesine geleceğim.


Yine ahlak felsefesinde ‘human flourishing’ diye bir kavram var. Türkçe’de felsefeciler nasıl kullanıyorlar, beşerî gelişimi mi, başka bir şey mi tercih ediyorlar, bilmiyorum. O da şu demek: İnsan nasıl bir varlıktır, onda nasıl potansiyeller vardır, bu potansiyeller en iyi nasıl ortaya çıkartılır ve dolayısıyla bu en büyük hayra nasıl götürürler? Aristo gibi filozoflar diyorlar ki, insanların ulaşacağı en nihai hayır, saadettir. Ama bu mutlulukları da kendi potansiyellerini en iyi seviyede açığa çıkartmalarıyla, yani beşerî gelişimle ilintilidir.


Şimdi gelelim nesil meselesine. Amerika’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni bir orta sınıf zuhur edince yeni temayüller yaygınlaşıyor. Önceden hiç yok değil belki, ama artık yaygınlaşıyor. Özellikle bireysel başarıyı ön plana çıkaran kariyer-merkezlilik epeyce gündeme geliyor. Sosyolog Robert Bellah, Habits of the Heart: Individualism and Commitment in American Life başlıklı bir kitap yazıyor, artık insanların hayatının merkezine aldıkları nihai gaye ve hedef meselesinde temel bir değişim olduğundan bahsediyor: bireysel başarı odaklı kariyer-merkezlilik. Ama sodanın yerine limonata geldi demek değil bu. Harici olan şeylerden daha bireysel olan ve kendi sahibi olduğun bir şeyi ortaya çıkartmaya çalışıyorsun. Bellah böyle bir yaklaşım sunuyor, yanısıra başka tartışmalar da var. Neticede bu başarı odaklı kariyer-merkezlilik bir taraftan sosyo-ekonomik, öte taraftan da ahlaki bir dönüşüme neden oluyor. Ahlaki dönüşüm diyoruz, ahlaksızlığa doğru bir dönüşüm değil; ahlak tanımında bir eksen değiştirme vuku buluyor.

Yani nihai hedef ve gayenin değişmesiyle birlikte, ona bağlı araçsal bütün değerler de değişiyor. Ama yine bir ahlâkî çerçeve mevcut.

Aynen öyle. Bir ahlak formundan başka bir ahlak formuna geçiliyor; ahlaksızlığa geçilmiyor…. Din temelli veya geleneksel farklı temelleri olan ahlaki oryantasyondan, daha bireysel bir ahlaki yönelime geçiliyor. Sonraki nesillerde ise, 1970’ler, 80’lere doğru da hippi hareketi ve protest hareketler vesilesiyle önceki neslin modern hayat tarzından, kalıpları ve yönü belli olan ahlaki formundan kopuşlar oluyor. Mesela “şöyle yapayım, böyle gelirim olsun, şu standart hayatım olsun” gibi hedefler artık insanları motive etmiyor ve insanlar bir nevi krizde kalıyorlar. Popüler kültüre daha angaje bu yeni nesil X kuşağı diye adlandırılıyor. Douglas Coupland’ın Generation X: Tales for an Accelerated Culture isimli bir kitabı var, kısa kısa hikayelerle bu kuşağın yaşadığı gerilimleri anlatır. Onda da genel anlatı şu: Bir nihai gaye boşluğu oldu. Yani eskiden çok güçlü bir nihai hedef vardı, X kuşağı bundan kopuyor, ama içi çok rahat da değil, yani bir gerilim ve tedirginlik var. Eskiyi öğrenmiş, yenisine geçiyor, ama iki arada bir derede bir nesil. X kuşağı, Amerikan sıralamasına göre aslında bizim nesil oluyor. Bugün Türkiye’de Z kuşağı çok tartışılıyor ya, zamanında Amerika’da bu X nesli çok tartışılmış. Ama Z kuşağı Amerika’da belki Türkiye’deki kadar çok konuşulmuyor.

Çünkü boomer’lar ile aralarında çok ciddi bir mesafe oluşmuş.

Evet, o ahlaki oryantasyon farkından dolayı bir mesafe oluşuyor. Bu, bir yönüyle de önceki nesillerin ‘moral panic’ dedikleri bir şey. Bunu da şöyle açıklayabiliriz: İnsan genelde fiziksel olarak da, ahlaki olarak da öngörülebilir bir dünyada yaşamak ister. Sınıfta tahtaya bazen bir dümdüz çizgi çizer, bir de yamuk yumuk çizgiler çizerim ve öğrencilere sorarım: Hangisi daha güzel? Veya hangisi sizi daha az yordu? Tahmin ettiğiniz gibi, düz çizgi tercih ediliyor, çünkü bir sonraki hareketimin ne olacağını altta biliyorsunuz, zihniniz o yüzden rahat. Ama öbüründe her defasında bakmak zorundayım. Öngöremediğim şey benim için bir paniğe neden oluyor.


X kuşağının çıkışı da aslında böyle bir paniğe yol açıyor.

Aslında sonrasında gelen Y, Z nesli, X neslinin türevleri. Geleneksel bağlardan kopma anlamındaki kopuş Amerika’da esasen X kuşağı ile oluyor, Türkiye’de bize Z kuşağı ile yansıyor. Ama elbette bunun tecrübe edilişi açısından ülkeler arasında farklılıklar var. Amerika’da X kuşağı daha ziyade kültürel ve ahlaki endişelerle konuşulmuş, Türkiye’de Z kuşağı siyasete angaje biçimde konuşuluyor. Yani hem ahlaki, hem siyasi bir paniğin içerisinde konuşuluyor. Şahsen bunun büyük ölçüde sunî olduğunu düşünüyorum.


Sunîden kasıt şu: Z kuşağı ismini kullanan, bu kuşağı bu şekilde etiketleyen bu ismi niye verdi, onları niye böyle etiketledi? Söylem analizi noktasında Michel Foucault’nun söylediği şeyi hatırlayalım. Biz söylem oluştururuz, yani hakikati anlatmak için kelimeler, anlatılar kullanırız. Bunlar seni bir şekliyle fail yapar, sana bir iktidar verir. Söylem iktidardır. Bir şeye bir etiketi verdiğinde onunla ilgili ahlaki bir üstünlük kurarsın, onu eleştirirsin, onu dönüştürme hakkını kendinde görürsün. Ama Foucault güzel bir şey daha söylüyor. Bunu yaptığında aynı zamanda o şey de seni “constraint” eder, yani kısıtlar, sınırlar ve onun gerçeğini anlamanın önüne geçer. Bence Türkiye’de de böyle bir şey oluyor. Yani Z kuşağı özellikle geleneksel yapılar içerisinden gelenlerin yaşadıkları bir ahlak krizini ifade etmekle birlikte, Z kuşağı ismini kullananlarda, özellikle gençlere karşı çok yargılayıcı davranan muhafazakâr kesimde “Biz Z neslini neden kontrol edemiyoruz ve neden istediğimiz yöne götüremiyoruz?” sorusuyla ifade edilen bir panik var.


Ve bence bu da, benim ‘proje dindarlığı’ dediğim bir dindarlık tipi var, bundan kaynaklanıyor. Proje dindarlığından kastım, toplumsal değişim temelli hareket. Modern sistem içerisinde dindarların cemaatleşme yapılanmaları bireyi ve toplumu dönüştürmek isterken, bu projenin ana çekirdeği, dinamosu, malzemesi gençler. Projenin özne-aktörü değil de kullanılan aktörü—piyonu da diyebiliriz bir yönüyle—hep gençler oluyor. Bir yönüyle de o gençlerin o projede olması bu cemaatlere başarılı oldukları hissini yaşatıyordu. Yapacakları iş açısından bizzat gençleri malzeme olarak elinde bulundurması bile onda “doğru yapıyoruz, başarılı olduk” hissi doğuruyordu.

Aktör derken, kendisini özne olarak belirleyen aktörler, daha büyükler. Kendilerini zaten bir yerde konuşlandırmışlar, gençlerden buna uygun bir aksiyon bekliyorlar, değil mi?

Evet, proje dindarlığından kastım bu.

Gençler bir şey söylesin, biz de kendimizi tartalım, yeniden değerlendirelim, biçimlendirelim, böyle bir şey yok. Tek taraflı bir biçimlendirme çabası…

Şöyle oluyor bu: Gençler, daha yaşlıların kafasındaki projenin aracı oluyor. Daha yaşlıların yapmak istediği bir şey var; gençleri o şey yapmak için bir yapı elemanı, hem dönüştüreceği hem de araç olarak kullanacağı bir malzeme olarak görüyor.

Yani şuradan başlamıyor: Böyle bir şey yapmak istiyorum, acaba bu doğru bir şey midir, yapılması gerekir mi, senin kanaatin nedir? Böyle bir şey yok. Neyin doğru, uygun ve yapılması gerekli olduğuna o zaten karar vermiş…

Doğrular baştan kabullenilmiş... Bir de şöyle bir şey var. Biz ârızî olanların ârızî olduklarını bazan anlayamıyor, kadim zannediyoruz. Mesela Türkiye’de 1960, 70, özellikle 80-90 yıllarının cemaat tarzı mobilizasyonlarını olması gereken bu diye, normali zaten o diye düşünüyoruz. Halbuki o da ilgili zaman diliminde, o zamanın şartlarında, ahlaki dünyasında, o günkü moderniteden çok güçlü bir şekilde etkilenmiş bir yapılanma biçimi. Ama onun içinde doğup onun içinde mobilize olan ve onun içinde ahlaki tatmin yaşayan—tatmin yaşayan ifadesi bence şu bakımdan çok önemli; bir projemiz var, bunu yapıyoruz, yaptık, işte şu kadar insana ulaştık, şu kadar kurum kurduk, şöyle oldu, böyle oldu—insanlar onun aracılığıyla yaşıyordu. Şimdi bu insanlar o yapılanma gidince veya işlemez hale gelince diyor ki: “Olması gereken oydu, şimdi niye yok?” Bunun getirdiği bir panik ve tekrar oraya doğru çekme isteği var. Gördüğüm kadarıyla şu an en büyük endişe sebebi, o projenin elden gitmesi. Bu insan gücü kaynağından mahrum kalmanın, eyvah proje elden gidiyor krizinin halihazırdaki ahlaki kriz söylemlerinde çok ciddi bir yansıması olduğunu düşünüyorum.


Ama bu gençlerin suçlanması, onların ahlaksız bir düzlemde gösterilmesi şeklinde tezahür ediyor. Ahlaksızdan kasıtları da, en başta dediğim ahlak felsefesi anlamında ahlaksız; yani bir normatif düzeni olmayan insanlar bunlar, bir hedefi yok, nihai derdi, endişesi yok, boşu boşuna yaşıyorlar filan… Aslında burada çok büyük bir yanılma var. Şöyle ki, gençler ahlaken kendisinin olduğu formda olmayınca bunu gençlerin ahlakı yok diye yorumluyor. Bu iki açıdan yanlış. Birincisi, gençlerin epeyce bir kısmı aslında eski normatif düzene bile ciddi bir şekilde inanıyor. Diğer taraftan, hakikaten idealleri, hedeflerine koydukları başka şeyler var.

Hatta, açık ve net söyleyeyim, bu nesildeki gençlerin kendi kuşağımdan daha donanımlı olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle öyleler. Bazen öğrencileri dinliyorum. Diyorum ki, ben onun yaşında onun kadar bilmiyordum; gerçekten bilmiyordum. Gençler istekliler, çalışıyorlar, ama ilerleyemiyorlar. Eski tip projelendirme, düşünme sistemlerinden dolayı, gençler kafalarında kurdukları bir hedefleri varsa onları bile yaşayamıyorlar. Çünkü eskiden kalmış üniversite sistemi dahil yapılar var ve gençler onun içinde ilerleyemiyor. Aslında Türkiye’de aileler çocuklarına çok emek veriyorlar, ama sistem o kabiliyetleri biçiyor, sonra da kendi tarzına dahil edemediği bu Z kuşağını suçlama yoluna gidiyor.


Z nesli niye farklı bir tarafa gidiyor? Çünkü internet dünyasındayız, bambaşka şeyleri görüyorlar, mümkün olan başka hayat tarzlarından bizden daha çok haberdarlar. Benim o kadar haberim yoktu mesela. Ama şu an gidip sokakta Google ile dolaşıyor çocuklar. Arkadaşı oluyor, irtibat kuruyor, böyle bir bilgi genişliği de var. Ama kesinlikle gençlerin ahlaksız bir düzlemde yaşadıklarını düşünmüyorum. Aksine ahlaki çabaları var, her biri kendine bir yol çizip ilerlemeye çalışıyor. Ama ne kadar ilerleyebiliyorlar, o tartışma konusu.

Gençler arasında deizmin yayıldığından da çok söz ediliyor, sizin gözleminiz ve yorumunuz nedir?

Bence bu deizm yayılıyor meselesi aslında Z neslini suçlamanın uzantılarından biri. Hiç kimse gençler arasında gerçekten deizmin yayılıp yayılmadığını bilmiyor. Bunu saha araştırmaları açısından söylüyorum, çünkü Türkiye’de kimin ne araştırma yaptığını biliyorum, veri setleri benim elime geliyor, Elde ettiğimiz verilere göre gençlerin hâlâ ciddi şekilde dine yakın olduklarını görüyorum. Bir de şundan dolayı Türkiye’de deizmin yayılıyor olduğunu söylemek zor: Deizm aslında entellektüel, felsefî bir akım. Okuyacak, araştıracak, oradan bir sonuç çıkaracak. İyileme kötüleme anlamında söylemiyorum, ama öyle bir akımın bu kadar yaygın olması çok zor bir şey. Böyle bir akım olsa bile sayıca, oranca çok küçüktür.

Olup bitene niye deizm diyorlar? Gencin inancı bir yönüyle var, Allah’ı inkâr etmiyor; ama bizim gibi inanmıyor, bizim gibi yaşamıyor.


Yani deizm demekle, Allah’ın var olduğunu kabul ediyor ama dini hayatına benim gibi yansıtmıyor demek istiyorlar. İnanıyor ama bizim gibi yaşamıyor. Aslında bu, Z neslini bizim gibi yaşamıyor diye suçlamanın söylemi. Ve insanların vicdanlarını rahatlatan bir şey: Sorun bizde değil, dışarıda; onlar koptular! Böyle suçlayıcı bir isimlendirme.


Şimdi suçlamayan bir adlandırma olarak Batıdan bir örnek vereyim. ‘Believing without belonging’ diye bir kavram kullanıyor Grace Davie. Bir yere, bir dinî gruba aidiyet hissetmeden inanma. İnançla bağını sürdüren ama organize dinden bağını kesen insanları anlatmak için geliştirilmiş bir kavram. Bu, bugün Türkiye’deki deizm tartışmalarına benzeyen bir şey. Aradaki fark ise şu: Davie’nin bu formülasyonunda suçlu durumuna düşen organize din, bizdeki formülasyonda gençler o duruma düşüyor. Gözlemlenen şey belki de aynı, ama bizde gençler suçlanıyor koptu gidiyor diye. Öbürü ise organize din için diyor ki, köhne bir yapı vardı, yeni nesil bundan hoşlanmıyor. Yani Allah’la bağını bir şekilde devam ettiriyor, fakat tercihen o yapıdan uzak duruyor; bu bir ahlaki kriz değil. Şimdi Türkiye’de de gençler belki de önlerindeki mevcut geleneksel yapıları benimsemiyorlar.

...

Söyleşinin tamamı Açıkdeniz’in 1. sayısında!

75 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör