top of page

“Z Kuşağını Değil, Kendimizi Sorgulamalıyız”

ZÜBEYİR NİŞANCI

X, Y ve şimdi de Z, Alfa derken, bu kuşak sınıflandırmalarının karşılığı nedir? Hakikaten belli dönemlerde doğup büyümüş insanlar onları diğerlerinden ayıran, münhasıran X, Y, Z kuşağı diye tarif edilecek bir ortak özellikler bütünü oluşturuyorlar mı?


Nesil tartışmaları ilk olarak Amerika’da ve özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrasında çıkıyor. İki açıdan. Birincisi, Savaş döneminde, erkekler savaşa gittiğinden, nüfusta bir kısıtlanma oluyor önce, savaş sonrasında ise aile yapıları tekrar kuruluyor, çocuk sayısı ciddi şekilde artıyor ve nüfus artışı oluyor. “Baby boomer” diyorlar bu dönemde doğan nesle. Aynı zamanda endüstrileşme oluyor, böylece Amerikan orta sınıfı hızlı bir şekilde büyüyor ve yeni bir hayat tarzı gelişiyor. Endüstrileşme sonrası biraz da refah devletinin getirdiği güvence ağlarının oluşturduğu yeni toplumsal sınıfla, temel ihtiyaçlarının dışında kültürel harcamalar yapabilecek bir kitle oluşuyor. Bunu da kadınların ve erkeklerin çok yaygın bir şekilde profesyonel iş dünyasına katılması takip ediyor. Bütün bunlar da insanların ahlaki yönelimlerinde bir farklılık oluşturuyor.

Bu ahlaki oryantasyon konusunu biraz açmak istiyorum. Aslında bu, ta en başından beri felsefenin en temel meselesi. Ama biz ahlak felsefesini genelde çok dar bir anlamda anlıyoruz: Neyi yapmak doğru, neyi yapmak yanlıştır? Halbuki bu ikincil bir soru. Esas soru şu: İnsan ne için yaşar? Ve onun belki daha üst sorusu olarak, insan doğru hayatı nasıl yaşar? Onun da bir üstü, doğru hayat nedir? En temeli, doğru yaşam neyle uğraşır? Eflatun, Aristo, Sokrat, genelde esas mesele edindikleri konular dışındaki teorileriyle biliniyor. Biri devlet teorisini yazdı, öteki mantığı geliştirdi, beriki idealar teorisini. Bunların hepsi onların düşüncelerinde ikincil şeyler. En temel soruları ise şudur: Doğru hayat nasıl yaşanır? Bu bizi o doğru hayatta en temel ideal olarak iyilik, yani hayır konusuna götürür: En yüksek iyilik nedir ve insan onu nasıl tahsil eder? Elbette, bu konularla başka sorular da gündeme geldiği için onlara da cevap vermek zorunda kalıyorlar. Mesela, doğru hayat var mıdır, biz bunu nasıl bileceğiz? Bu sorular etrafındaki tartışmalar da felsefenin epistemolojik kısmını büyük ölçüde açıyor. Ama en temel soru, doğru hayat nedir ve nasıl yaşanır?

Mutluluk, bu sorunun cevabı içerisinde çok merkezî bir kavram. Çoğunlukla da şöyle bir sıralama yapılıyor: Her fiil bir iyiyi hedef alır, yani ben bir şeyi yapıp onunla başka bir şey elde etmeye çalışırım ve bu bir hiyerarşi oluşturur. En sonda, onu elde etmekle daha üst bir şey elde etmek istemediğimiz şey ise bizim nihai iyimizdir; o artık araçsal bir şey değildir altındakiler ise onun için hep araçsaldır. Bunu başkaları daha sonra ‘ultimate concern’ diye ifade etmişler; nihai hedef, gaye, düşünce... Buradan nesil meselesine geleceğim.

Yine ahlak felsefesinde ‘human flourishing’ diye bir kavram var. Türkçe’de felsefeciler nasıl kullanıyorlar, beşerî gelişimi mi, başka bir şey mi tercih ediyorlar, bilmiyorum. O da şu demek: İnsan nasıl bir varlıktır, onda nasıl potansiyeller vardır, bu potansiyeller en iyi nasıl ortaya çıkartılır ve dolayısıyla bu en büyük hayra nasıl götürürler? Aristo gibi filozoflar diyorlar ki, insanların ulaşacağı en nihai hayır, saadettir. Ama bu mutlulukları da kendi potansiyellerini en iyi seviyede açığa çıkartmalarıyla, yani beşerî gelişimle ilintilidir.

Şimdi gelelim nesil meselesine. Amerika’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni bir orta sınıf zuhur edince yeni temayüller yaygınlaşıyor. Önceden hiç yok değil belki, ama artık yaygınlaşıyor. Özellikle bireysel başarıyı ön plana çıkaran kariyer-merkezlilik epeyce gündeme geliyor. Sosyolog Robert Bellah, Habits of the Heart: Individualism and Commitment in American Life başlıklı bir kitap yazıyor, artık insanların hayatının merkezine aldıkları nihai gaye ve hedef meselesinde temel bir değişim olduğundan bahsediyor: bireysel başarı odaklı kariyer-merkezlilik. Ama sodanın yerine limonata geldi demek değil bu. Harici olan şeylerden daha bireysel olan ve kendi sahibi olduğun bir şeyi ortaya çıkartmaya çalışıyorsun. Bellah böyle bir yaklaşım sunuyor, yanısıra başka tartışmalar da var. Neticede bu başarı odaklı kariyer-merkezlilik bir taraftan sosyo-ekonomik, öte taraftan da ahlaki bir dönüşüme neden oluyor. Ahlaki dönüşüm diyoruz, ahlaksızlığa doğru bir dönüşüm değil; ahlak tanımında bir eksen değiştirme vuku buluyor.



Yani nihai hedef ve gayenin değişmesiyle birlikte, ona bağlı araçsal bütün değerler de değişiyor. Ama yine bir ahlâkî çerçeve mevcut.


Aynen öyle. Bir ahlak formundan başka bir ahlak formuna geçiliyor; ahlaksızlığa geçilmiyor…. Din temelli veya geleneksel farklı temelleri olan ahlaki oryantasyondan, daha bireysel bir ahlaki yönelime geçiliyor. Sonraki nesillerde ise, 1970’ler, 80’lere doğru da hippi hareketi ve protest hareketler vesilesiyle önceki neslin modern hayat tarzından, kalıpları ve yönü belli olan ahlaki formundan kopuşlar oluyor. Mesela “şöyle yapayım, böyle gelirim olsun, şu standart hayatım olsun” gibi hedefler artık insanları motive etmiyor ve insanlar bir nevi krizde kalıyorlar. Popüler kültüre daha angaje bu yeni nesil X kuşağı diye adlandırılıyor. Douglas Coupland’ın Generation X: Tales for an Accelerated Culture isimli bir kitabı var, kısa kısa hikayelerle bu kuşağın yaşadığı gerilimleri anlatır. Onda da genel anlatı şu: Bir nihai gaye boşluğu oldu. Yani eskiden çok güçlü bir nihai hedef vardı, X kuşağı bundan kopuyor, ama içi çok rahat da değil, yani bir gerilim ve tedirginlik var. Eskiyi öğrenmiş, yenisine geçiyor, ama iki arada bir derede bir nesil. X kuşağı, Amerikan sıralamasına göre aslında bizim nesil oluyor. Bugün Türkiye’de Z kuşağı çok tartışılıyor ya, zamanında Amerika’da bu X nesli çok tartışılmış. Ama Z kuşağı Amerika’da belki Türkiye’deki kadar çok konuşulmuyor.


Çünkü boomer’lar ile aralarında çok ciddi bir mesafe oluşmuş.


Evet, o ahlaki oryantasyon farkından dolayı bir mesafe oluşuyor. Bu, bir yönüyle de önceki nesillerin ‘moral panic’ dedikleri bir şey. Bunu da şöyle açıklayabiliriz: İnsan genelde fiziksel olarak da, ahlaki olarak da öngörülebilir bir dünyada yaşamak ister. Sınıfta tahtaya bazen bir dümdüz çizgi çizer, bir de yamuk yumuk çizgiler çizerim ve öğrencilere sorarım: Hangisi daha güzel? Veya hangisi sizi daha az yordu? Tahmin ettiğiniz gibi, düz çizgi tercih ediliyor, çünkü bir sonraki hareketimin ne olacağını altta biliyorsunuz, zihniniz o yüzden rahat. Ama öbüründe her defasında bakmak zorundayım. Öngöremediğim şey benim için bir paniğe neden oluyor. X kuşağının çıkışı da aslında böyle bir paniğe yol açıyor.

Aslında sonrasında gelen Y, Z nesli, X neslinin türevleri. Geleneksel bağlardan kopma anlamındaki kopuş Amerika’da esasen X kuşağı ile oluyor, Türkiye’de bize Z kuşağı ile yansıyor. Ama elbette bunun tecrübe edilişi açısından ülkeler arasında farklılıklar var. Amerika’da X kuşağı daha ziyade kültürel ve ahlaki endişelerle konuşulmuş, Türkiye’de Z kuşağı siyasete angaje biçimde konuşuluyor. Yani hem ahlaki, hem siyasi bir paniğin içerisinde konuşuluyor. Şahsen bunun büyük ölçüde sunî olduğunu düşünüyorum.

Sunîden kasıt şu: Z kuşağı ismini kullanan, bu kuşağı bu şekilde etiketleyen bu ismi niye verdi, onları niye böyle etiketledi? Söylem analizi noktasında Michel Foucault’nun söylediği şeyi hatırlayalım. Biz söylem oluştururuz, yani hakikati anlatmak için kelimeler, anlatılar kullanırız. Bunlar seni bir şekliyle fail yapar, sana bir iktidar verir. Söylem iktidardır. Bir şeye bir etiketi verdiğinde onunla ilgili ahlaki bir üstünlük kurarsın, onu eleştirirsin, onu dönüştürme hakkını kendinde görürsün. Ama Foucault güzel bir şey daha söylüyor. Bunu yaptığında aynı zamanda o şey de seni “constraint” eder, yani kısıtlar, sınırlar ve onun gerçeğini anlamanın önüne geçer. Bence Türkiye’de de böyle bir şey oluyor. Yani Z kuşağı özellikle geleneksel yapılar içerisinden gelenlerin yaşadıkları bir ahlak krizini ifade etmekle birlikte, Z kuşağı ismini kullananlarda, özellikle gençlere karşı çok yargılayıcı davranan muhafazakâr kesimde “Biz Z neslini neden kontrol edemiyoruz ve neden istediğimiz yöne götüremiyoruz?” sorusuyla ifade edilen bir panik var.

Ve bence bu da, benim ‘proje dindarlığı’ dediğim bir dindarlık tipi var, bundan kaynaklanıyor. Proje dindarlığından kastım, toplumsal değişim temelli hareket. Modern sistem içerisinde dindarların cemaatleşme yapılanmaları bireyi ve toplumu dönüştürmek isterken, bu projenin ana çekirdeği, dinamosu, malzemesi gençler. Projenin özne-aktörü değil de kullanılan aktörü—piyonu da diyebiliriz bir yönüyle—hep gençler oluyor. Bir yönüyle de o gençlerin o projede olması bu cemaatlere başarılı oldukları hissini yaşatıyordu. Yapacakları iş açısından bizzat gençleri malzeme olarak elinde bulundurması bile onda “doğru yapıyoruz, başarılı olduk” hissi doğuruyordu.


Aktör derken, kendisini özne olarak belirleyen aktörler, daha büyükler. Kendilerini zaten bir yerde konuşlandırmışlar, gençlerden buna uygun bir aksiyon bekliyorlar, değil mi?


Evet, proje dindarlığından kastım bu.


Gençler bir şey söylesin, biz de kendimizi tartalım, yeniden değerlendirelim, biçimlendirelim, böyle bir şey yok. Tek taraflı bir biçimlendirme çabası…


Şöyle oluyor bu: Gençler, daha yaşlıların kafasındaki projenin aracı oluyor. Daha yaşlıların yapmak istediği bir şey var; gençleri o şey yapmak için bir yapı elemanı, hem dönüştüreceği hem de araç olarak kullanacağı bir malzeme olarak görüyor.


Yani şuradan başlamıyor: Böyle bir şey yapmak istiyorum, acaba bu doğru bir şey midir, yapılması gerekir mi, senin kanaatin nedir? Böyle bir şey yok. Neyin doğru, uygun ve yapılması gerekli olduğuna o zaten karar vermiş…


Doğrular baştan kabullenilmiş... Bir de şöyle bir şey var. Biz ârızî olanların ârızî olduklarını bazan anlayamıyor, kadim zannediyoruz. Mesela Türkiye’de 1960, 70, özellikle 80-90 yıllarının cemaat tarzı mobilizasyonlarını olması gereken bu diye, normali zaten o diye düşünüyoruz. Halbuki o da ilgili zaman diliminde, o zamanın şartlarında, ahlaki dünyasında, o günkü moderniteden çok güçlü bir şekilde etkilenmiş bir yapılanma biçimi. Ama onun içinde doğup onun içinde mobilize olan ve onun içinde ahlaki tatmin yaşayan—tatmin yaşayan ifadesi bence şu bakımdan çok önemli; bir projemiz var, bunu yapıyoruz, yaptık, işte şu kadar insana ulaştık, şu kadar kurum kurduk, şöyle oldu, böyle oldu—insanlar onun aracılığıyla yaşıyordu. Şimdi bu insanlar o yapılanma gidince veya işlemez hale gelince diyor ki: “Olması gereken oydu, şimdi niye yok?” Bunun getirdiği bir panik ve tekrar oraya doğru çekme isteği var. Gördüğüm kadarıyla şu an en büyük endişe sebebi, o projenin elden gitmesi. Bu insan gücü kaynağından mahrum kalmanın, eyvah proje elden gidiyor krizinin halihazırdaki ahlaki kriz söylemlerinde çok ciddi bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Ama bu gençlerin suçlanması, onların ahlaksız bir düzlemde gösterilmesi şeklinde tezahür ediyor. Ahlaksızdan kasıtları da, en başta dediğim ahlak felsefesi anlamında ahlaksız; yani bir normatif düzeni olmayan insanlar bunlar, bir hedefi yok, nihai derdi, endişesi yok, boşu boşuna yaşıyorlar filan… Aslında burada çok büyük bir yanılma var. Şöyle ki, gençler ahlaken kendisinin olduğu formda olmayınca bunu gençlerin ahlakı yok diye yorumluyor. Bu iki açıdan yanlış. Birincisi, gençlerin epeyce bir kısmı aslında eski normatif düzene bile ciddi bir şekilde inanıyor. Diğer taraftan, hakikaten idealleri, hedeflerine koydukları başka şeyler var.

Hatta, açık ve net söyleyeyim, bu nesildeki gençlerin kendi kuşağımdan daha donanımlı olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle öyleler. Bazen öğrencileri dinliyorum. Diyorum ki, ben onun yaşında onun kadar bilmiyordum; gerçekten bilmiyordum. Gençler istekliler, çalışıyorlar, ama ilerleyemiyorlar. Eski tip projelendirme, düşünme sistemlerinden dolayı, gençler kafalarında kurdukları bir hedefleri varsa onları bile yaşayamıyorlar. Çünkü eskiden kalmış üniversite sistemi dahil yapılar var ve gençler onun içinde ilerleyemiyor. Aslında Türkiye’de aileler çocuklarına çok emek veriyorlar, ama sistem o kabiliyetleri biçiyor, sonra da kendi tarzına dahil edemediği bu Z kuşağını suçlama yoluna gidiyor.

Z nesli niye farklı bir tarafa gidiyor? Çünkü internet dünyasındayız, bambaşka şeyleri görüyorlar, mümkün olan başka hayat tarzlarından bizden daha çok haberdarlar. Benim o kadar haberim yoktu mesela. Ama şu an gidip sokakta Google ile dolaşıyor çocuklar. Arkadaşı oluyor, irtibat kuruyor, böyle bir bilgi genişliği de var. Ama kesinlikle gençlerin ahlaksız bir düzlemde yaşadıklarını düşünmüyorum. Aksine ahlaki çabaları var, her biri kendine bir yol çizip ilerlemeye çalışıyor. Ama ne kadar ilerleyebiliyorlar, o tartışma konusu.


Gençler arasında deizmin yayıldığından da çok söz ediliyor, sizin gözleminiz ve yorumunuz nedir?


Bence bu deizm yayılıyor meselesi aslında Z neslini suçlamanın uzantılarından biri. Hiç kimse gençler arasında gerçekten deizmin yayılıp yayılmadığını bilmiyor. Bunu saha araştırmaları açısından söylüyorum, çünkü Türkiye’de kimin ne araştırma yaptığını biliyorum, veri setleri benim elime geliyor, Elde ettiğimiz verilere göre gençlerin hâlâ ciddi şekilde dine yakın olduklarını görüyorum. Bir de şundan dolayı Türkiye’de deizmin yayılıyor olduğunu söylemek zor: Deizm aslında entellektüel, felsefî bir akım. Okuyacak, araştıracak, oradan bir sonuç çıkaracak. İyileme kötüleme anlamında söylemiyorum, ama öyle bir akımın bu kadar yaygın olması çok zor bir şey. Böyle bir akım olsa bile sayıca, oranca çok küçüktür.

Olup bitene niye deizm diyorlar? Gencin inancı bir yönüyle var, Allah’ı inkâr etmiyor; ama bizim gibi inanmıyor, bizim gibi yaşamıyor. Yani deizm demekle, Allah’ın var olduğunu kabul ediyor ama dini hayatına benim gibi yansıtmıyor demek istiyorlar. İnanıyor ama bizim gibi yaşamıyor. Aslında bu, Z neslini bizim gibi yaşamıyor diye suçlamanın söylemi. Ve insanların vicdanlarını rahatlatan bir şey: Sorun bizde değil, dışarıda; onlar koptular! Böyle suçlayıcı bir isimlendirme.

Şimdi suçlamayan bir adlandırma olarak Batıdan bir örnek vereyim. ‘Believing without belonging’ diye bir kavram kullanıyor Grace Davie. Bir yere, bir dinî gruba aidiyet hissetmeden inanma. İnançla bağını sürdüren ama organize dinden bağını kesen insanları anlatmak için geliştirilmiş bir kavram. Bu, bugün Türkiye’deki deizm tartışmalarına benzeyen bir şey. Aradaki fark ise şu: Davie’nin bu formülasyonunda suçlu durumuna düşen organize din, bizdeki formülasyonda gençler o duruma düşüyor. Gözlemlenen şey belki de aynı, ama bizde gençler suçlanıyor koptu gidiyor diye. Öbürü ise organize din için diyor ki, köhne bir yapı vardı, yeni nesil bundan hoşlanmıyor. Yani Allah’la bağını bir şekilde devam ettiriyor, fakat tercihen o yapıdan uzak duruyor; bu bir ahlaki kriz değil. Şimdi Türkiye’de de gençler belki de önlerindeki mevcut geleneksel yapıları benimsemiyorlar.


Otorite ilişkisi içinde inşa edilmiş dinî sunumlardan uzak duruyorlar. Ama bu dinden uzak olmak anlamına gelmiyor.


Mesela gençlere soruyorsunuz, yaptığımız araştırmalarda görüyoruz bunu, aslında bir inanç formu hâlâ devam ediyor. Hatta bir kısmı namazını kılıyor, ibadetlerini yapıyor. Yani dinle bağını kopardı demek çok zor. Orada olan şey, organize din formlarından uzaklaşmak. Batı dünyası dinden uzaklaşırken ‘organize din’ diye bir kelime üretmiş, orada suçlanan bu tür yapılar oluyor. Türkiye’de söylem inşa eden medya geleneksel yapıların elinde olduğu için suçlayıcı söylemi de onlar kuruyor. Fenomen, yani gözlemlenen şey aynı. Burada diyor ki, bu genç deist. Öbürü de diyor ki, hayır, bu genç inanıyor, ama geleneksel yapıyla bağını devam ettirmiyor.

YouTube’da “Why I Hate Religion, But Love Jesus” diye bir video var, izlemenizi öneririm. On milyonlarca kez izlenmiş. “İsa’yı niye seviyorum, ama dinden niye nefret ediyorum?” Genç bir çocuk konuşuyor. Diyor ki, bende hâlâ Tanrı sevgisi var, ama ‘religion’ yozlaşmış durumda, yozlaşmış bir şeyi ben sevmiyorum, ama hâlâ İsa’ya karşı sevgim var. İçeriği eleştirilebilir videonun, ama bu bir akım. “I love God, I hate religion.” ‘Religion’dan kastı ne? Biz din deyince bazan öz anlıyoruz, bazan tarihsel bir şey anlıyoruz, bazan kurum anlıyoruz. O videoda ‘religion’ deyince öz olarak din değil de kurum kastediliyor aslında, çünkü özellikle Avrupa’daki toplumun dini tecrübe etme şekliyle İslam dünyasının tecrübe etme şekli farklı. O din derken organize formu kastediyor. O organize forma karşı tutum belki Türkiye’de de var, ama dillendirilemiyor. Sistem, geleneksel yapılar bazı yönlerden Türkiye’de çok çok güçlü. Ama süreç büyük ihtimalle o yarığı açacak, büyütecek. Çünkü onu kabul etmeyen bir nesil var. İşin ilginci, bunu çok dillendiremeyen de bir nesil. Fakat alttan bir dip dalga birikiyor bence.


Durum buysa, dindarlar ne yapmalı bu durumda?


Dindarlar bunu zamanında konuşmadılar. Burada çok ciddi bir şekilde masaya yatırılıp konuşulması gereken mesele, ahlaki özne meselesidir. Ki bu ahlak felsefesiyle ilgili bir şey daha var, başta unuttum söylemeyi, şimdi eklemiş olayım. Ne demiştik? İnsanlar için bir nihai hedef ve nihai hayır var. Saadet ve insanî gelişim var. Bir de ‘perfection,’ yani kemal meselesi var; tam, olgun ve yetkin hale gelme, kemale erme eğilimi. Daha düşük bir insanlık formundan daha üst insanlık formuna gelme çabası... Kemal için kim örnek alınacak ve nedir kemale erecek şey?

Şimdi gelelim ahlaki özne konusuna. Mesela adalet meselesi ahlak tartışmalarında da çok konuşulmuş. Adalet, kemali elde etmede temel kavram olagelmiş ve eskiden bireysel düzlemde anlaşılmış. Adaleti nasıl gerçekleştirirsin? İnsana verilmiş bütün donanımların denge noktada, olması gerektiği şekilde kullanılması. Toplumsal adalet kavramını hatırlayalım burada, proje dindarlığı diyoruz ya, bu ahlaki özne meselesiyle soralım: Ben miyim mükemmelleştirilecek olan özne; yoksa cemaatim mi, ülkem mi, ümmet mi? Bir örnekle açayım: Benden adil olmam mı isteniyor, adil düzen kurmam mı? Kur’an benden adil bir sistem mi kurmamı istiyor, adil olmamı mı istiyor? Veya ikisi mi? Veya ikisinin arası mı? Bu önemli bir soru. Ama biz ahlaki özne kim sorusunu gündeme getirmediğimiz için, her Cuma okunan, doğrudan insana sorumluluk yükleyen bir âyetten toplumsal proje çıkarıyoruz. Dindarlar o kadar benimsediler ki bu harici sistem meselesini, farkına varmadan modern sistemin içine çok fazla girdiler ve modern sistemi gelenek diye benimsediler. Gerçekten onu gelenek zannediyorlar.

Wilfred Cantwell Smith’in The Meaning and End of Religion diye çok güzel bir kitabı var, mutlaka okunması gereken bir kitap. Aslında insanlar din derken eskiden nasıl bir şey anlıyordu ve o nasıl öldü? Bizim bugün din diye anladığımız şey, üçyüz sene önceki insanların din derken anladığından farklı. Smith diyor ki, eskiden daha çok “personel trait” yani şahsi bir hâssa anlamındaydı bu; yani dindar deyince, bu bireye atfedilen birşeydi. Toplumda bir yapı, kurum gibi anlama işi çok yeni. Fakat biz bunu böyle anladığımız için gençler de öyle anlasın istiyoruz. Yani onu ahlaki özne olarak görsün ve ona adansın. Yani o eski modern sistemin içine gençler de gelsin, katılsın. Gelip katılmıyor. Bence iyi ki katılmıyor.


Bu defa, katılmamasını biz dinden uzaklaşma olarak görüyoruz.


Halbuki iradesini kurtarmış, bir ahlaki özne olarak kendi kemalinin peşinde. Nitekim gençler evrensel adalet normlarında bizden çok daha iyi durumdalar. Mesela profesyonel hayatta ahlaka riayet etmeyenin onların gözünde itibarı yok. Orada adaleti gözetmiyorsam veya gündelik hayatta, trafikte, çevre konularında, hayvan hakları meselesinde adalet ve hakkaniyeti gözetmiyorsam, genç diyor ki sen bir kere hayata saygı duymuyorken beni neye çağırıyorsun? Gençler ahlaki normatif düzeni artık böyle anlıyor. Bunu bir sapma olarak görmek gençlerin problemi değil, büyüklerin problemi. Gençler ellerinden kaçmış, arkadan suçlama dolu feveran ve feryat ediyorlar gibi geliyor bana.


Yani eğer biz belirli bir dindarlık ve inanç tanımı yaparsak, o tanım içerisinden baktığımızda, yeni neslin artık dinden koptuğu gibi yorumlara gidebiliriz. Ama burada sormamız gereken şu: Bizim tanımımızı reddetmeleri gerçekten dini, imanı, ahlakı reddetmeleri anlamına mı geliyor?


Ahlakın dışına çıkmadı gençler. Sadece bizim kurguladığımız, fakat kurguladığımızın farkında olmadığımız, sabit gerçek zannettiğimiz bir sisteme ahlaki olarak katılmadıkları için, hatta bir yönüyle onu ahlaksız buldukları için biz onları ahlaksız görüyoruz. Problem bizde. Gençler hâlâ ahlaki bir hayat yaşıyorlar. Kendi dünyalarında hâlâ ahlaki bir normatif düzenin içerisindeler. Tekrar söyleyeyim, ben bunu fırsat olarak görüyorum gençler açısından. Belki de kalıplara sıkıştırılmamış gerçek ahlaki düzeni bulabilirler.

Bir de yerel dillerden, mahallî kurtulmak lazım. İnsan evrensel duygular yaşayan varlık. İnsanın zayıflığından, acziyetinden bahsedince, bu her insana hitap ediyor. Ama şimdi mesela proje dindarlığının uzantısı olan medeniyet söylemini kullanan insanlara göre, Nijer’deki veya Nijerya’daki insan ideal Müslüman tanımına girmiyor. Derme çatma bir mescitte Rabbine ibadet eden adam o medeniyet resminin içinde yok çünkü. Oysa belki de benden daha samimi kılıyor namazını; ki büyük ihtimalle öyle.

Mesele esasen şu: Dini nereden anlayıp nereden anlatmak lazım? Caminin içerisinde bir insan düşünelim, ibadet ediyor. Diyelim ki, Süleymaniye’nin içinde. Biz dini o insanın yaptığı ibadet veya okudukları şeyler üstünden mi anlayacağız, o âbid şahsın meziyetleri üzerinden mi anlayacağız, mabed yani Süleymaniye camisi ve onun mimarisi üstünden mi anlayacağız, mabedin bulunduğu mahal ya da memleket ve onun tarihi üzerinden mi anlayacağız?

Biz dindarlar özellikle Türkiye’de zarfı bayağı bir tersten açtık. Mahalle, mahal, medeniyet, mimari, tarih tartışmaları falan... Ama onların hepsinden daha öz olan, ibadetin kendisi. Yani âbide bak, mabede bak, mahalle bak değil de, o yerelliklerden soyutlanmış en evrensel şey ve kemale çağıran bir ahlaki düzen olarak ibadete odaklan. Allah’a kul olmak ne demektir? Allah’a kul olmanın ve olmamanın varoluşsal sonuçları nelerdir? Yerelin arazlarından arındırılmış bir özden bahsetmek sadece bu nesil için değil, belki de her zaman takip edilecek bir yol. Ama maalesef özellikle son yıllarda çok lokalize diller kullanıyoruz, onları da aşmak lazım.


Medeniyet söylemi, Doğu-Batı dikotomisi üzerinden dünyayı yorumlamaya çalışmak veya belli dindarlık formlarını kastediyorsunuz sanırım. Bir biz varız, bir de ötekiler deyip, bütün insanları bir arayış içinde görüp okuyamama hali…


Böyle kategorize edilmiş, kalıplaştırılmış, kutuplaştırılmış şeylerdense, bunların özü üstünden; iman şudur, mümin olmanın hakikati ve neticesi şöyledir diye dini anlatıp, iradeyi ve tercihi muhataplara bırakmak. Kimlikçilik üstünden bir şeyler dayatıp kapıları kapatmamalı.


Buradan şöyle bir anlam mı çıkarıyoruz: Esasen yeni neslin otorite diliyle, tahakküm söylemiyle, dayatmayla bir problemi var. İster seküler bir ideoloji olsun ister din, bir iktidar ve tahakküm kalıbı içerisinde gelince bunu kendi özneliğine bir saldırı olarak anlıyor ve tavır koyuyor.


Bu fikre katılıyorum, ama sahada bunu gördüm demem doğru olmaz. Sahada çalıştığım araştırmalarda öyle bir şeyle doğrudan karşılaşmadım. Ama literatürde bu var. İnsanlar artık harici otoritelerin kalıplarına girmek istemiyorlar. Ahlaki özne kimdir meselesi önemli diyordum ya, ahlaki özne ben olursam ben kendimi dönüştürmeye çalışırım, dışarısı olursa dışarıyı dönüştürmeye çalışırım. Çok büyük bir fark var. Dışarıyı dönüştürmenin adı tahakküm ve ceberutluk, içeriyi dönüştürmenin adı da kemal ve tevazu. Dindarlar bu soruyu sormadan yola çıktılar. Modern kalıbı ön kabul ile aldılar, projeci dindarlık dediğimiz şeyi kastediyorum. Bunun cemaat versiyonları da oldu, parti versiyonları da oldu, gördük hepimiz.


Projeci dindarlıkta zaten kişileri özne olarak inşa etmiyorsunuz.


Evet, özne değil onlar zaten, onlar piyon. Türkiye’nin yakın tarihinde mesela sayısal olarak büyük bir cemaat tecrübesi oldu. Bir adamı kazandım, benim safıma kattım diye bakıyorlardı. Hedef buydu. Orduya adam toplar gibi; adam sayısını çoğalttım, şimdi harekete geçiyorum şeklinde mobilize oluyorlardı. Yani safına aldığına iradesi olan ahlaki bir özne değil de bir projenin aracı ve emir alan elemanı olarak bakıyordu. Benzer yaklaşım maalesef başka cemaatî yapılarda da var. Bu böyle olmamalı. Benim safıma geldi diye bir şey de olmamalı. En fazla benim tanıştığım bir hakikat var ve bunu sana sunuyorum olmalı. Aldı, kabul etti mi? Bitti. Hedef bu. Ondan ötesi yok, proje falan da yok. Bu önemli bir şey.

Bence bu yapılar Allah’ın fıtrat kanunlarına, âdetullaha uymadığından olsa gerektir ki, İslam dünyasındaki bütün cemaatçi projecilik modelleri bir anda çöktü. Sadece Türkiye’de değil, Mısır’da, Pakistan’da hepsi bir anda çöktü. Demek ki aslında çok da yürütülebilir bir model değilmiş bu. Özellikle bu organize din konusunda Türkiye bağlamında bakacak olursak, bu organize yapılar zaten uzaklaşılacak şeyler iken, yakın tarihte yaşananlar bu kopuşları hızlandırmış olabilir. Bütün bunlar olurken bir de güven krizleri oldu. İnsanlar artık dindarların ahlakına güvenmiyorlar; yine dindarların yanlış ahlaki konumlandırmalarından ötürü…

Mesela Sünnilik kendi içinde çok büyük bir çelişki yaşıyor. Sünnilik aslında çok makul bir şey ortaya koymuş tarihte. Diyor ki büyük günah işleyene kâfir denilemez. Bu şu demek. Amel imanın bir cüz’ü değildir, inanç ile fiil arasında mutlak ilişki yoktur. Sünnilik teoride bunu kurmuş. Bu, dindarların ürettiği şey üstünden dine bakmamayı tazammun ediyor. Buna karşılık, medeniyetçilik tartışması bir şekilde geldi, Sünnilerin de gündemine çok ciddi şekilde girdi. Hutbelerde diyorlar ki “üstün bir medeniyet kuran peygamberimiz…” Hutbelere dikkat edin, dinin yerine hep medeniyetimiz, medeniyetimiz, medeniyetimiz geçiyor. Çok temelli bir problem; medeniyet inşa etme, onun üstünden dini anlama, bu yanlış, bunun çökmesi gerekiyor zaten.

Şunu da izah etmek lazım. Ben ahlaklı olmak zorundayım, iyi bir toplumsal düzen kurma diye bir zorunluluğum ise yok. Ama adil kurulmuş toplumsal düzenlere ve kurumlara destek veririm, onlardan istifade eder ve katılırım. Bunu kimin kurduğuna da bakmam.


“Ahlaklı olmalıyım, çünkü medeniyet kurmak için bu gerekli” dediğimizde, ahlaklı olmanın kendisi bizzat amaç olmaktan çıkıyor. Aslında bu bir ahlak krizi değil mi?


Aslında bu bir ahlaki kayma. Ben neden sorumluyum ahlaki olarak? Bir medeniyet kurmak, kurumlar oluşturmak, toplum inşa etmekten sorumlu muyum? Öncelikle işin ahlak felsefesi boyutunun ciddi bir şekilde konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Bu, dini anlama ve anlatma şeklimiz açısından çok önemli. Baskıcı dindarlık anlayışı ve pratiklerinin çoğunun ahlak felsefesi açısından farklı bir temelden geliyor. O ayrımın farkında olmanın başta bize ve irtibatta olduğumuz insanlara kesinlikle faydası olacaktır.


Buradan hareketle şöyle bir cümle kurulabilir mi: Genç olmayanlar, Z kuşağı üzerine yargı üretmek yerine, en başta dönüp kendileriyle ilgili sorular sorsunlar.


Z kuşağını sorgulamaktansa başta kendimizi sorgulamamız gerekiyor. Aynı şey deizm tartışmaları için de geçerli. Şimdi gençlere deniyor ki, bunlar deist. Ben de diyorum ki, aksine deist olan bizim nesil. Allah var deyip onun gereği olan ahlaki düzeni yaşamayan onu görmezden gelen benim neslim. Müslümanların dilinde Allah referansı kalmadı, ahiret endişesi kalmadı. Kim deist? Hatta şöyle de bir şey var: Dinin özü tevazudur, yani Allah’a karşı ontolojik olarak nerede olduğunu bilmektir. Şimdi ise sürekli gurur. Biz, biz, biz... Yahu bu nasıl kulluk?


Daha geniş düzlemde değil, mesela bir aile ortamı açısından meseleye bakalım. Evde Z kuşağından gençler var, anne babanın ne yapması ve neye dikkat etmesi gerekiyor, ne tavsiye edersiniz?


Tavsiye konusuna gelirsek, benim samimi bir şekilde söylüyorum, benim tavsiyem yok. Ben bu konuda yanıldığımı da şöyle bir örnekle açıklayacağım. Bizim iki çocuğumuz var. Şimdi çocuklar tabletle, telefonla çok oynuyorlar ya, ben özellikle televizyonsuz büyümüş birisi olarak bakışımla bir şekilde evin en küçüğüne rahatsızlığımı belli etmişim. Bir gün bir arkadaşım dedi ki, hocam kabullenmek zorundasın, artık gençlerin dünyası bu, bunu durduramazsın, onunla barışmak lazım, belki de orada gelişiyorlar. Buna göre davrandığımda, çocukla aram düzeldi. Elbette çocukları korumak lazım, ama bunu koç dövüşü gibi kafa kafaya çekişmeye dönüştürmenin çok yanlış bir şey olduğunu ben tecrübemle anladım.

Bir de, dinlemek lazım gençleri. Geçenlerde bir sunumda gençleri dinledik. O kadar çok şey öğrendim ki. Güzel güzel örnekler veriyorlar. Mesela cemaat yapılarıyla ilgili olarak bir genç bir gemi örneğinden bahsetti. Dedi ki, cemaatler bir oda gibi, topluyorlar insanları ve kapıyı kapatıyorlar. Oysa vapur gibi olmalı. Mesela Üsküdar’dan Beşiktaş’a gidip geliyor vapur. Müşteri gibi gelir, biner, iner. Gemiyi bir o tarafa sür, bir bu tarafa. Faaliyetini düzenle, katılan katılsın. Gelsin, mutlaka orada kalsın, bize bağlansın, süvarimiz olsun anlayışı artık yürümüyor. Şartlar çok değişti.

Comments


bottom of page