top of page

Yolsuzluk öldürür

SALİH SİNANOĞLU


2010 yılının başlarında, 12 Ocak günü Orta Amerika ülkesi Haiti’de 7 şiddetinde bir deprem meydana gelir. Takip eden günlerde ortaya çıkan gerçek, bu depremin yeni yüzyılın en ölümcül depremlerin biri olduğudur. Aradan iki hafta geçtiğinde, Haiti hükûmeti depremde 150.000 civarında can kaybı olduğunu açıklar. Hükûmetin bir yıl sonra, 15 Ocak 2011’de açıkladığı nihai rakam ise, bunun iki katından da fazladır: 316.000.

Haiti depremi, bu rakamıyla dünya tarihi içindeki en ölümcül depremlerden biri olduğu gibi, yirmibirinci yüzyılda gerçekleşen depremler arasında can kaybı açısından birincidir.



Halbuki, yine 2000’li yıllarda dünyanın dört bir tarafında başka büyük depremler de olmuştur. Bunlar arasında şiddeti 7’nin çok üstünde olan, 8’li rakamlara, hatta 9 şiddetine ulaşan depremler de vardır. Ama onların hiçbiri Haiti depremi kadar ölümcül olmamıştır. Mesela aynı sene içinde 4 Eylül’de Yeni Zelanda’da yaşanan 7.1 şiddetindeki Canterbury depreminde can kaybı sadece 2’dir. Yine aynı ülkede bir sonraki sene gerçekleşen Christchurch depreminde ise can kaybı 185’te kalacaktır.

Birbirine yakın, hatta eşit şiddetteki depremler arasındaki bu kadar büyük can kaybı farkı, iki bilim adamının, Colorado Üniversitesinden Roger Bilham ve Londra’daki Imperial College’dan Nicholas Ambraseys’in dikkatini çeker ve bu farkın sebepleri üzerine bir araştırmaya girişirler. Şubat 2011’de Nature’da yayınladıkları bulgular, ilginçtir, depremlerde can kaybı ile yolsuzluk, yolsuzluk ile yoksulluk, can kaybı azlığı ile demokrasi ve demokrasi ile refah arasında bir bağlantı olduğunu ortaya koyacaktır.


Bilham ve Ambraseys, “Corruption Kills” (Yolsuzluk Öldürür) başlığıyla yayınladıkları bu çalışmada, depremlerin ölümcül olmasında bir kısmı jeolojik boyut içeren başka birçok faktörün yanında, kötü inşaat uygulamalarını da not ederler ve inşaatla ilgili yanlışların orta dereceli bir depremi bile çok büyük bir felakete dönüştürebildiği tesbitini yaparlar. Kötü inşaat uygulamaları ise, ülke içinde merkezî ve yerel yönetimin yolsuzluğa müsait olup olmaması ve müsaade edip etmemesi ile birebir ilişkilidir.


Yolsuzluğa açık yozlaşmış bir yönetim, yerinde ve yeterli denetim yapmadığı, standart altı malzemelerin ve inşaat yöntemlerinin kullanılmasına göz yumduğu gibi, binaların uygun olmayan yerde ve uygun olmayan ölçekte yapılmasına da sebebiyet vermektedir. Mesela Haiti yönetiminin ülkelerin yolsuzluk karnesini tutan The Transparency International’a göre dünyanın en yolsuz yönetimlerinden biri olması, Yeni Zelanda’nın ise aynı tarihlerde belirlenmiş kriterlerine göre yolsuzluktan uzaklık bakımından Danimarka ile birlikte 91 puanlı dünya üzerinde ilk sırayı paylaşması son derece anlamlıdır.


Bilham ve Ambraseys, bu iki ülkeyle ilgili bulgular üzerinden ilerleyerek, 1980’lerden 2010’ların başına kadar yaşanan depremlerde tsunami gibi yan sebepler dolayısıyla değil, doğrudan yıkılan binalardan kaynaklı olarak gerçekleşen ölümlerin dökümünü yaptıklarında, şu çarpıcı gerçekle karşılaşırlar: Dünya üzerinde depremlerde binaların yıkılmasından kaynaklanan tüm ölümlerin yüzde 83’ü, anormal derecede yozlaşmış ülkelerde meydana gelmiştir. Haiti, İran ve Pakistan bunun birer örneğidir.


Aynı araştırma, en yoksul ülkelerin genellikle yönetimleri en yozlaşmış ülkeler olduğu gerçeğini de ortaya çıkarır. Ulusal yolsuzluk endeksi ile bir ülkede kişi başına düşen gelir arasında da bir ilişki vardır.


Yazarların belirttiğine göre, dünya inşaat sektörü 2011 yılı itibarıyla yıllık 7,5 trilyon dolarlık bir piyasa hacmi olan devasa bir sektör olarak, aynı zamanda ‘dünya ekonomisinin en yozlaşmış sektörü’ niteliğindedir. Rüşvet vererek denetim ve ruhsat süreçlerini aşmak dünyanın hemen her yerinde inşaat sektörünün en belirgin refleksleri arasındadır ve inşaat sürecinde birçok şeyin zaten gizlenip örtülmeye müsait olması bu yozlaşma ve yolsuzluk için çok uygun bir zemin oluşturmaktadır.


Temelin dökülmesinden son kat boyanın atılmasına kadar bütün inşaat süreci son tahlilde bir ‘giydirme ve gizleme’ sürecidir, dolayısıyla maliyeti düşürmek için yapı kalitesini tehlikeye atan gizli faaliyetlere ziyadesiyle müsait durumdadır. 27 Haziran 2009’da Şanghay’da, 15 Kasım 2010’da Yeni Delhi’de yeni yapılmış bir binanın deprem dahi sözkonusu olmaksızın kendiliğinden yıkılıvermesi, dehşet verici bir örnektir. Depremlerle ise, onlarca yıllık kalitesiz inşaatın ve yerleşik yolsuzluğun bedeli tek kalemde karşımıza çıkmaktadır.


Deprem kayıpları üzerine tâ 70’li yıllardan beri çalışan Nicholas Ambraseys, 1976 yılında UNESCO için yazdığı bir raporda, mühendislik hataları üzerindeki şeffaflık eksikliğinin sebepleri ve etkilerine; yani, diğer bir ifadeyle kötü inşaat ile yolsuzluk arasındaki ilişkiye dikkat çekmiştir. 2000’lı yıllarda Çin, Pakistan ve Haiti'de yaşanan devasa can kaybı getiren depremler, bu gerçeği tekraren teyid etmiştir.


1970’lerden 2000’lere uzanan süreçte depreme daha dayanıklı binalar yapılmasını mümkün kılacak şekilde inşaat malzemeleri ve tekniği ile mühendislik ölçüm ve uygulamalarında büyük ilerlemelere rağmen hâlâ böyle bir durum ortaya çıkıyorsa, yazarlara göre bunun tek sebebi, yozlaşma ve yolsuzluk, yani diğer bir ifadeyle demokrasi ve denetim eksikliğidir. 2010 itibarıyla son on yıl esas alındığında, dünyada her yıl depremlerden ölüm oranı ortalama 60.000’dir. Bu ortalamaya tsunami, yangın, toprak kayması gibi ikincil sebepler de dahildir. Doğrudan yolsuzlukla ilgili şekilde etkili bir deprem mühendisliğinin olmaması sebebiyle her yıl depremlerde ortalama ölüm sayısı ise 18.300’e ulaşmaktadır.


Buna karşılık, depreme dayanıklı konut tasarımı ve inşaatı uygulamasının deprem ölümlerini azaltmada çok önemli bir etkisi olduğu, araştırmada açıkça görülmektedir. Ölü sayısında ülkeden ülkeye önemli farklılıklar olması, dirençli mühendislik uygulamasını zorunlu kılacak zenginliğe ve iradeye sahip ülkelerin depremlerin felakete dönüşmemesi açısından büyük bir avantaja sahip olduğunu göstermektedir. Deprem mühendisliğindeki ilerlemelere rağmen, 1980’lerden bugüne her on yılda depremlerde ölen insan sayısı arttıysa, bu ölümlerin çoğu binaların çökmesiyle ilgilidir.


“Yolsuzluk tabiatı gereği gizlidir ve ölçülmesi zordur,” diyor “Yolsuzluk Öldürür” başlıklı makalenin yazarları. Yine de başta işadamları ve bürokrasi içindeki unsurlar tarafından kimliğinin açıklanmaması kaydıyla verilen bilgiler, yolsuzluğun ölçümü konusunda ciddi ipuçları veriyor. The Transparency International (Uluslararası Şeffaflık Örgütü) tarafından 1995’ten beri açıklanan Yolsuzluk Algılama Endeksi, refah ile hukukun üstünlüğüne elverişli istikrarlı bir anayasal düzen arasında bir irtibat olduğunu gösteriyor. Bir ülkenin kişi başına düşen geliri ile yolsuzluk düzeyi arasında net bir ilişki mevcut. Diğer bir ifadeyle, en yozlaşmış ülkeler, aynı zamanda halkı en fakir olan ülkeler. Ama bu diğer hepsinin sütten çıkmış ak kaşık oldukları anlamına da gelmiyor.


Bununla birlikte açık olan bir gerçek var ki, 1980’den 2010’a deprem ölümleri ile yolsuzluk arasında bir ilişki var. Yolsuzluk ve yoksulluk arasında bir doğru orantı olduğuna göre, yoksulluk ile deprem ölümleri arasında da. Yönetimleri en fazla yozlaşmış ülkeler, aynı zamanda depremlerde en fazla can kaybı yaşayan ülkeler. Bu da, yolsuzluğun etkilerinin en başta inşaat endüstrisinde kendini gösterdiğini ortaya çıkarıyor.


Özetle, yolsuzluk öldürüyor. Diğer bir ifadeyle, demokrasi ve şeffaflık hayat kurtarıyor.


Ve yolsuzluğa bulaşmış ülkeler açısından durum o kadar dehşet verici durumda ki, depreme dayanıklılık için ayrılan uluslararası fonlar bile yönetimlerce hortumlanıyor.


Yazarların, tablolar ve rakamlarla desteklenmiş bu son derece net tesbit ve uyarılar içeren yazı için seçtikleri son cümle ise şöyle: “Özellikle, geçmişinde büyük depremler olan ve bilinen yolsuzluk sorunları bulunan ülkelere, sıkı denetim altına alınmamış bir inşaat endüstrisinin potansiyel bir katil olduğu hatırlatılmalıdır.”



ÖZETLER


İki bilim adamı, aynı yıl gerçekleşen eşit şiddetteki iki deprem arasındaki büyük can kaybı farkına bakıp, bir araştırmaya girişirler. Bulgular, depremlerde can kaybı ile yolsuzluk, yolsuzluk ile yoksulluk, can kaybı azlığı ile demokrasi ve demokrasi ile refah arasında bir bağ olduğunu ortaya çıkaracaktır.


İnşaat sektörü, dünya ekonomisinin en yozlaşmış sektörü. Rüşvet vererek denetim ve ruhsat süreçlerini aşmak, dünyanın hemen her yerinde inşaat sektörünün en belirgin refleksleri arasında. İnşaat sürecinde birçok şeyin zaten gizlenip örtülmeye müsait olması bu yozlaşma ve yolsuzluk için çok uygun bir zemin oluşturuyor.


Yönetimleri en fazla yozlaşmış ülkeler, aynı zamanda depremlerde en fazla can kaybı yaşayan ülkeler. Özetle, yolsuzluk öldürüyor. Diğer bir ifadeyle, demokrasi ve şeffaflık hayat kurtarıyor.









Comments


bottom of page