top of page

YOKSULLUĞU BÖLÜŞMEK

EDANUR BİÇİCİ

Hissetmekten uzaklaştığımız, insanî duygularımızı körelterek robotlaşmaya başladığımız şu günlerde, kafalarımızı gömdüğümüz kumdan çıkarır ve bakarsak göreceklerimizin ağırlığından çekinmeden, birşeyler yapmak için vicdanımızın bizleri ele geçireceği düşüncesini aşarak durup düşünmeli; ülkemizin birçok yerinde oluşan yoksulluk manzaralarını görmeli, duymalı ve konuşmalıyız.

Teknoloji ve bilimin zaman ilerledikçe geliştiği ve bu gelişim sayesinde insanlık olarak daha ilerilere giderek iyileşme göstereceğimiz düşüncesi kısmen gerçek ve güzel olsa da, bu gelişmenin gerisinde kalan, enformasyon toplumu olamamış, üretemeyen ve dışa bağımlı ülkeleri düşünmeli; orta sınıfın yavaş yavaş kaybolarak, zenginin çok zengin, fakirin ise çok fakir olduğu bir zamana girdiğimizi görmeliyiz.

Bu konu hakkında farkındalık oluşturmak her birimizin sorumluluğu haline gelmeli. Bilinçlenerek gelişme ve ilerleme sürecinin gerisinde kalmamak için birey olarak elimizden geleni yaparak katkı sağlamalı ve orta sınıfın yok olması önünde birer engel, birer bariyer olma niteliği taşımalıyız.

Özellikle İstanbul’da gezmeye çıktığınız ve kaygısız bir şekilde dolaştığınız günü hatırlayın. Ne güzel bir gündü, değil mi? Gördüğünüz o güzel İstanbul manzaraları ne kadar da güzel. Peki İstanbul’un karanlık manzaralarına bu hayranlıkla bakabilir miyiz? Sokağın köşesinde çöpü karıştırıp kâğıt toplayan o genci ya da titreye titreye kaldırımda selpak satmaya çalışan o masum gözleri gördük mü? Gördük. Peki alıştık mı? Alıştık. Alışmayı geçin, gördüğümüz sahneye belki de vicdanımız artık sadece üç saniye ayırıyor.

Üç sosyoloğun, Bülent Şen, Alim Arlı ve Ayşe Alican Şen’in Yoksulluğu Bölüşmek adlı eseri, işte bu alıştığımız ve görmemeyi tercih ettiğimiz manzaraların derinine inmiş, bu bireylerin yaşamlarını inceleyerek bizler için farkındalık oluşturmuş. Araştırmacılar Süleymaniye’deki bekâr odalarını incelemişler. Bu bekâr odaları Anadolu’nun farklı birçok şehrinden İstanbul’a gelerek ailelerini geçindirmek için çalışmayı planlayan çocuk, genç, yaşlı birçok erkeği barındırıyor ve bu insanlar en az beş-altı kişilik odalarda kalarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Araştırmacılar Süleymaniye bölgesini “çocukluk ve ilk gençlik yıllarını yaşayan düşük eğitimli, enformel işlerde çalışan göçmen nüfusun yaşam bölgesi” diye ifadelendirmişler. “Bölüşüldükçe artan bir yoksulluk ve yoksunluk hali, barınma biçimi olarak geçmişi eski zamanlara gitse de, bekâr odası ikametçisi bireyleri sayısız toplumsal ıstırabın öznesi haline getirmektedir. Ancak bu özel nüfus metropol ortamında muazzam bir yaşam mücadelesinin de öznesidir. Ailesini ve kendini geçindirebilmek için metropolün en zorlu koşullarında incelenmeyi fazlasıyla hak eden bir mücadele vermektedir” cümleleri ise, araştırmanın özeti niteliğinde.

Yoksulluğu Bölüşmek isimli bu çalışmada bekâr odalarının geçmişine değinerek oluşum sürecini görmemiz de amaçlanmış. Öyle ki, Evliya Çelebi bile bahsediyormuş bekâr odalarından: “…tüccarın malları ile gelip sakin olmaları için üstü kurşunlu ve kubbeli elli han, yolcular için yüzden fazla kervansaray ve on iki binden fazla bekârın kalabileceği bekâr odaları vardır.” Osmanlı döneminde mahallelinin göçmen erkekleri istememesi ise, bekâr odalarının geçmişine dair, kitapta göze çarpan bilgilerden biri: “Göçmen nüfus tekinsiz, denetim altında tutulması gereken bir kitle olarak görülmüştür.” Anlaşılıyor ki, göçmen bekârlar mevcut sosyal düzen açısından yapbozun uygun olmayan parçası olarak görülmüşler. Öyle ki, göçmenlerin payitahta giriş çıkışı için sağlam denetimler sağlanmış. İzin belgesi, yani ‘mürur tezkiresi’ olmadan şehre girişin engellendiği görülmüş. Günümüzde ise herhangi bir belge gerekmeksizin Anadolu’nun birçok şehrinden metropole göç yaşanmakta.

Araştırmacılar öncelikle Süleymaniye’de bulunan bekâr odaları üzerine yaptıkları araştırma için belli başlı mahalleleri listelemiş ve bu odaların eski ve mevcut sakinleri ile görüşmeler yapmışlar. Bu kişilere neden memleketlerini, ailelerini bıraktıkları ve zor şartlar altında burada yaşamlarını sürdürdükleri sorulmuş. Ekonomik şartların elverişsizliği, genellikle hayvancılık ve çiftçilik yapan emekçilerin yaşamlarını sürdürebilecekleri temel ihtiyaçlarını karşılayamamaları gibi sebeplerle, ailenin küçükten büyüğe her erkek çocuğunun zorunlu eğitim (genellikle ilkokul) sonrası, henüz onlu yaşların başlarında İstanbul’a tanıdıklarının ya da akrabalarının yanına, bekâr odalarına gönderildiği görülmüş.

Araştırmacılar sadece bekâr odaları değil, bekâr hanları ve pansiyonları hakkında da bilgiler toplamışlar. Hanlar ve pansiyonlar daha çok yabancı kişiler arasında paylaşılan bir yapı iken, odalar aile fertlerinin veya akrabaların birlikte tuttuğu, düşük bir ücret karşılığı düşük bir yaşam kalitesinin bulunduğu alanlar niteliğinde imiş. Araştırmacılar her katta bir tuvalet ve banyonun bulunduğu, hijyenden bahsetmenin mümkün olmadığı, birçok hastalığa müsait mekânlar imiş bu alanlar…

Yoksulluğu Bölüşmek yazarları, bekâr odası sakinlerinin aile yapısı, gelenek-görenek bağlılıkları üzerinde durarak, “açık cezaevi” tabiri kullanılabilecek kadar özgürlüklerinden feragat etmiş, kendini emek sömürüsü içerisinde bulmuş kişilerin neden bu durumda olduklarına bir de bu pencereden bakmışlar. Genellikle Doğu, Güneydoğu ve İç Anadolu’dan gelen sakinlerin düşünce yapısına göre kadınların çalışmasının hiçbir şekilde düşünülmediğini, bütün geçinme sorumluluğunu erkeklerin omuzlarına aldıklarını görüyoruz. Zorunlu eğitim sonrasında tanıdığının yanına gelen çocuk veya gençlerin yıllarca burada kaldığını ve de aile geçimine katkıda bulunduğunu, bireysel bir yaşamın askerliğe gidene kadar mümkün olmadığını, askerden sonra ise ancak başlık parası toplayabilirse evlenerek kendine ait bir hayat oluşturabildiklerini görüyoruz. Araştırma esnasında yalnızca bekârlarla değil, bu odalarda kalan “evli bekârlar” ile de görüşülmüş. Bir eski bekâr odası sakinin söylediği cümleler dikkat çekici: “Ben yirmi beş sene bekâr hayatı yaşadım. Bunun yirmi senesinde, evli olmama rağmen bekâr hayatı yaşadım.”

Yoksulluğu Bölüşmek… Bu iki kelimenin bizlere neyi anlatmaya çalıştığını, kitabı okudukça daha iyi anlıyoruz. Aile bireyleri nesillerdir kendilerine miras kalan yoksulluğu koruyor, bu döngüden kurtulmanın yolunu bulamıyor, çocukluktan beri gelen bir kabulleniş oluşuyor ve sıranın kendilerine gelmesini bekleyerek yaşamlarını sürdürüyorlar.

2006’dan sonra ortaya çıkan kentsel dönüşüm, özellikle UNESCO koruması altında olan Süleymaniye mahallelerine girmiş, birçok bekâr odasını yıkmaya başlamış durumda. Eskiden memleketinden gelen kişinin pek çok dükkânın varlığı sayesinde kolaylıkla iş bulabildiği mekânların boşalması, var olan dükkânların satılması, odaların, ahşap evlerin yıkılmasıyla bu mahalleler terk edilmeye başlanmış. Bekâr odası sakinleri İstanbul’un birçok farklı sanayi bölgesine gitmiş, böylece yeni muhitlerde bekâr evleri ortaya çıkmaya başlamış.

“Abi şimdi bekâr odasında kalmak ailenin yanında olduğun gibi olmaz, ama hiçbir şey dokunmuyor bize, biz köylerde yetiştiğimiz için. Yani köyde, kasabada yetiştiğimiz için her türlü rezilliği gördük. Biz garibandık, üç kardeşiz biz, gördük, yaşadık sıkıntıyı, hani burada dokunmuyor yani. Köylüyüz abi biz” ifadelerini kullanan bekâr odası sakinin sözleri, sadece bekâr odalarının değil, bu odaların sakinlerinin kopup geldiği köylerin de ne durumda olduğunu gözler önüne seriyor. Çiftçiye, hayvancılık yapan köylüye yapılmayan, yapılamayan yardım, aile geçimini sağlayamayan bireylerin büyük şehirlere göçünü beraberinde getirmiş. Köylerde üreten neslin tükenmesi kaçınılmaz olmuş. Üreten insan, sistemde kaybolmaya yüz tutmuş. Şehre göç edip en zor şartlarda ve düzensiz işlerde çalışarak yaşamak değil sadece geçinmek uğruna hayatlarının büyük bir bölümünü feda eden bu emekçilere aslında hepimizin sahip çıkması gerekiyor. Onların varlığı, eğer biraz daha görmezden gelirsek bizlere dokunmayacağını düşündüğümüz içten çöküşün ülkemizi geri dönülmez bir girdaba sokacağının habercisi.

Ülkede ve büyük şehirlerimizin birçok yerinde gördüğümüz manzaraları bizlere gösterdiği, sadece bakmamızı değil ayrıca görmemizi sağladığı, bizlere farkındalık aşıladığı için Yoksulluğu Bölüşmek yazarlarına teşekkür ediyorum.

Bakmalıyız; bakmakla kalmayıp görmeli ve yoksulluğu bölüşmenin değil, yoksulluğu aşıp refahı bölüşmenin imkânlarını aramalıyız...


Sayfa kenarlarına konulabilecek alıntılar

Belki bazı resimler eşliğinde veya resim altı yazısı olarak kullanılabilir:

“İstanbul’un göbeğindeyiz, ama bizi gören yok.”

“Ben İstanbul’da akşam olmasını hiç istemiyorum. Hep gündüz olmasını istiyorum; insan çalışırken unutuyor. Akşam olunca odaya geldin mi hüzün çöküyor.”




ÖZETLER:


İstanbul’da gezmeye çıktığınız ve kaygısız bir şekilde dolaştığınız günü hatırlayın. Ne güzel bir gündü, değil mi? Peki İstanbul’un karanlık manzaralarına bu hayranlıkla bakabilir miyiz? Sokağın köşesinde çöpü karıştırıp kâğıt toplayan o genci gördük mü? Fakat gördüğümüz manzaraya vicdanımız sadece üç saniye ayırıyor!


Yoksulluğu bölüşmek… Bu iki kelimenin bizlere neyi anlatmaya çalıştığını, kitabı okudukça daha iyi anlıyoruz. Aile bireyleri nesillerdir kendilerine miras kalan yoksulluğu koruyor, bu döngüden kurtulmanın yolunu bulamıyor, sıranın kendilerine gelmesini bekleyerek yaşamlarını sürdürüyorlar.


Şehre göç edip en zor şartlarda ve düzensiz işlerde çalışarak yaşamak değil sadece geçinmek uğruna hayatlarının büyük bir bölümünü feda eden bu emekçilere aslında hepimizin sahip çıkması gerekiyor. Onların varlığı, biraz daha görmezden gelirsek bir içten çöküşün ülkemizi geri dönülmez bir girdaba sokacağının habercisi.




Comments


bottom of page