top of page

Yeni Bir Kelâm İnşasına Doğru

Ümit Şimşek

Sevgisiz din dilini ve yol açtığı sonuçları ele aldığımız önceki sayıdaki yazımızda, bu durumu doğuran asıl sebebin, dinin en temel noktasında, yani Allah’ı tanıma ve tanıtma konusunda yattığı sonucuna varmıştık. Aynı sayıda mülâkatı yayınlanan eski Diyanet İşleri Başkanımız Prof. Dr. Mehmet Görmez de aynı problemi dile getirdi ve kelâm ilminin yeni baştan inşa edilmesi gerektiğini söyledi.

İslâm akaidinin temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’in Allah’ı nasıl tanıttığını ve onu bize hem sözlü, hem de uygulamalı olarak Resûlullah’ın nasıl öğrettiğini inceleyecek olursak, bizim bugün takip ettiğimiz yöntemlerle arada büyük farklar bulunduğu ortaya çıkacak, hatta bu inceleme oradan buraya nasıl geldiğimiz konusunda bizi hayrete düşürecektir. İyimser tarafından bakacak olursak, bu hayretin bize yeni bir ilm-i kelâm inşasında yol göstereceğini umabiliriz. Biz de bu ümitle, Kur’an’ın Allah’ı bize nasıl tanıttığını, hem nüzul ve hem de tertip sırasıyla ve Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın açıklama ve uygulamalarının ışığında incelemeye çalışacağız. Bu incelememiz sırasında ortaya çıkacak tesbitlerin, Allah’ı O’nun bize kendisini tanıttığı gibi tanımak ve bu bilgiyi zamanımız insanına sağlıklı bir şekilde aktarmakta yol göstereceğini umuyoruz.

Herşeyden önce, bizim ilmihal ve kelâm kitaplarımızda karşılaştığımız tasnifatın, geçen yazımızda da temas ettiğimiz gibi, daha işin başında Kur’an’dan ciddî şekilde ayrıldığını ve birtakım rötuşlarla bu ayrılığı gidermenin mümkün olmadığını en başta kabullenmemiz gerekiyor. Problem, ilm-i kelâmın doğru veya yanlış yapmasında değil, tasnifat yapmış olmasındadır. Mezhepler arası ve mezhepler içi tartışmaların en somut neticesi, selbî ve sübutî sıfatlar tasnifiyle ve Allah’ın Kur’an’da kendisini tanıtmadığı bir yöntemle yapılan bir ilâh tanımı ortaya çıkarmak olmuştur ki, hayat-ilim-irade-kudret-sem’-basar-kelâm’dan ibaret olan ve Allah’ın rahmet, adalet ve muhabbetinden söz etmeyen bu tanım üzerine sağlıklı bir akaidin inşa edilemeyeceği aşikârdır ve bu gerçek artık kabullenilmelidir.

Bu konuda sağlıklı bir bakış açısını işin en başında yakalayabilmek için, doğrudan doğruya akaidimizin temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’e yönelmenin ve onu, hem tertibi ve muhtevâsı itibarıyla, hem de nüzul sırasına göre incelemenin en doğru yol olduğunu düşünüyoruz.

Nüzul sırası, Kur’an’ın ilk muhatapları olan, ondan aldıkları dersle dünyaya meydan okuyan ve bir medeniyetin temellerini atan insanların âleminde böyle bir imanı Kur’an’ın nasıl inşa ettiğini göstereceği için, konuya bu açıdan girmeyi tercih ediyoruz. Daha sonra, konuyu Kur’an-ı Kerim’in tertibi açısından ele almak ise tekemmül etmiş bir eğitim programının esaslarını ortaya çıkaracaktır.

***

Mekke ve Medine’de inen ayetleri genel planda karşılaştırdığımızda ortaya çıkan tabloda en ziyade dikkatimizi çeken husus şudur: Mekke döneminde inen surelerde lâfza-i celâlden, yani Allah isminden ziyade Rab ismi ön planda iken, Medine döneminde durum değişmiş ve Allah lâfzı Rab isminin açık farkla önüne geçmiştir. Oysa Kur’an’da en çok geçen ilâhî isim Lâfzullah’tır ve 2697 yerde karşımıza çıkar. Kur’an’da ondan sonra en çok geçen isim olarak Rab ismi ise 970 yerde karşımıza çıkmaktadır. Fakat Kur’an’ın yüzde 60’ını teşkil eden Mekke dönemi surelerinde çoğunluk bilakis Rab ismi lehindedir.

Nüzul sırasına bakıldığında, Rab isminin kullanılışında bir başka özellik daha dikkatimizi çekiyor:

İnen ilk surelerde Rab ismi çoğunlukla ikinci tekil şahsa izafeten ‘senin Rabbin’ şekilde geçmektedir.

Mekke devrinin ilerleyen zamanlarında ise, bu ibarenin yanı sıra, ‘onun Rabbi, sizin Rabbiniz, onların Rabbi, sizin ve atalarınızın Rabbi, bu beldenin Rabbi, doğunun ve batının Rabbi, sizin ve öncekilerin Rabbi, yerin Rabbi, göklerin Rabbi, göklerin ve yerin Rabbi, yedi göğün Rabbi, âlemlerin Rabbi, büyük arşın Rabbi’ gibi tamlamalarla, bütün varlık âlemini kuşatan bir rububiyet tablosu tasvir edilmiştir.

Bu durumun ortaya çıkardığı tabloyu tasavvur etmek zor değildir: Hirâ mağarasında ilk olarak inen ayetten başlamak üzere, Kur’an’a muhatap olan insanlar bu hitabın doğrudan doğruya kendi Rabbinden geldiğini görüyor ve O’nun tarafından muhatap alınmanın ayrıcalığını yaşıyorlardı. O günün şirke batmış ve Allah ile doğrudan temas kurulamayacağına inandığı için araya bir yığın aracılar koymuş toplumunda şu hitapların nasıl bir müjde teşkil ettiğini tasavvur etmek çok zor değildir:

- Rabbinin adıyla oku.

- Çok kerîm olan Rabbin.

- Dönüş Rabbinedir.

- Rabbinin nimeti sayesinde.

- Doğru yoldan sapanları en iyi Rabbin bilir.

- Rabbinin adını an.

- Rabbinin büyüklüğünü an.

- Rabbin için sabret. . .

Bu arada iki ilginç şey daha cereyan ediyor:

Birincisi: İlk inen ayet “Oku!” emriyle başlıyor ve ardından da yazmaktan söz ediyor, “Kalemle yazmayı senin Rabbin öğretti” diyor. Hemen arkasından inen sure ise daha ilk ayetinde kaleme ve yazdıklarına yemin ederek söze başlıyor.

İkincisi: Alâk suresinin ardından inmeye başlayan Kalem suresi, kaleme ve yazdıklarına ettiği yemini, Allah elçisinin ahlak yüceliğine bağlıyor ve böyle yapmakla bu üstün ahlakı ona iman eden ve edecek olan kimselere hedef olarak gösteriyor. Ondan sonra da, kötü ahlakın her türlüsünden ve kötü ahlaklılardan sıkı sıkıya sakındırmalar geliyor:

- Yolundan sapanları Rabbin çok iyi bilir; doğru yolda olanları en iyi bilen de O’dur. - Yalanlayanların sözüne uyma. - Onlara yaltaklanmanı isterler, tâ ki onlar da sana yaltaklansınlar. - Uyma sen çok yemin edene, aşağılık kimseye, - Başkasını çekiştirene, söz taşıyana, - Hayra engel olana, haddini aşana, çok günahkâr olana, - Kaba ve katı kalpli, üstelik ne idüğü belirsiz olana. - Malları, oğulları var diye uyma onlara.

Bu şekilde başlayan talim ve terbiye, daha sonra inen ayetlerle de yine iman-marifet-ilim-ahlak ekseninde ve hayatın bütün alanlarını kapsayacak şekilde devam edecektir. Böylece, Mekke döneminde inen ayetlerin seyrinde Rab isminin mahlûkat tabakalarındaki tecellileriyle Allah’ı tanıtan ve ilim ile ahlak esasları üzerine bina edilmiş bir eğitim programıyla karşılaşıyoruz.

“Peki, neden lâfza-i celâl, yani Allah ismi değil de Rab ismi?” denecek olursa:

Allah ism-i celîli Allah Teâlânın kendisine mahsus özel isim olduğundan, herhangi bir ek almaz. Meselâ “yerin Allah’ı, göklerin Allah’ı, insanların Allah’ı” gibi ifadelerle kullanılmaz. (“Yâ Allah” mânâsındaki “Allahümme” kelimesi bir istisnadır; dilimizdeki “Allahım!” hitabı da bu anlamda bir istisna olarak değerlendirilmelidir.) Oysa Kur’an’ın indiği dönemdeki muhatapları Allah’ı biliyor, ifadelerinde Allah lâfzını kullanıyor; lâkin O’nu çok yüksekte ve uzakta, sıradan insanların muhatap olamayacağı bir varlık olarak görüyor ve ancak araya koydukları şeriklerin vasıtasıyla dileklerini Allah’a ulaştırabileceklerine inanıyorlardı. Hem malikiyet, hem de terbiye anlamlarını barındıran Rab unvanı ise, daha ilk hitaplarında peş peşe “Senin Rabbin, senin Rabbin, senin Rabbin” diyerek muhatabını dosdoğru Allah’ın huzuruna çıkarırken, O’nun aynı zamanda doğuların, batıların, yerin, göklerin, cansızların, canlıların, bütün insanların, bütün meleklerin ve bütün âlemlerin Rabbi olduğunu da tekrar tekrar hatırlatıyordu. Böylece hiçbir aracıya en küçük bir fırsat tanımaksızın âlemlerin Rabbi doğrudan doğruya insanla konuşuyor, onu bütün mahlûkatının üzerine çıkararak kendisine muhatap alıyor, bu iltifatında ona rahmet ve muhabbetinin en şirin cilvelerini tattırıyor ve eriştiği bu yüce nimetlerden çok daha yükseklerini insana hedef olarak gösteriyordu. Bunlar, ilim sayesinde ve Rabbinin esmâsına mazhariyetin bir sonucu olan üstün ahlak güzellikleriyle süslenmek suretiyle erişilebilecek hedeflerdi. Ve bu hedefler, kendisini ‘senin Rabbin’ diye tanıtan yer ve gökler Rabbinin hitabına cevap veren herkese aynı derecede yakın görünüyordu—evet, zenginiyle-yoksuluyla, erkeğiyle-kadınıyla, siyahıyla-beyazıyla, kölesiyle-efendisiyle herkese!

***

Rab ismi üzerinden verilen bu eğitim, onüç sene kadar süren Mekke dönemi boyunca devam etti. Bu arada ayetlerdeki lâfza-i celâl ile Rab ismi arasındaki oran değişmeye başladı. Nihayet Medine devrine gelindiğinde bu oran tamamen tersine dönecek, Medine’de inen ayetlerde bir Rab ismine karşılık on kadar lâfza-i celâl ile kıvama kavuşacak; bir başka tabirle, merkezinde Rab isminin yer aldığı bir eğitim süreci içerisinde, ona tâbi olarak daha başka isim ve fiillerin de tanımlarıyla, kendisini Allah olarak isimlendirmiş olan Zât-ı Zülcelâl en mükemmel bir şekilde tanınmış ve tanımlanmış olacaktı.

Bu eğitimin gücünü ve müessiriyetini tasavvur edebilmek için, hangi şartlar altında cereyan ettiğini de unutmamak gerekir. Kur’an’ın ilk muhatapları, bizim gibi rahat koltuklarında oturarak kitabını okuyan kimseler değildi. Onlar bu imanlarını açıklamanın, hatta açıklamak bir yana dursun, kitabın bir ayetine ulaşmanın dahi her türlü tehlikeyi davet ettiği bir ortamda bu tevhid dersini aldılar. Zulüm, baskı, işkence, ambargo, kıtlık, ölüm gibi akla gelebilecek her türlü eziyete katlanmak zorunda kaldılar. Vahyin kesildiği uzun zamanlar yaşandı. Sıradan insanlara bütün âlemi kendilerine düşman ettikten başka Rableri tarafından da terkedildikleri hissini yaşatacak şartlara maruz kaldılar. Fakat daha ilk andan itibaren kendilerini doğrudan doğruya âlemlerin Rabbiyle irtibatlandıran eğitimleri, onların bu imtihandan yüz akıyla çıkmalarında hiç şüphesiz baş rolü oynuyordu. Bu eğitim onlara Rableriyle aralarına hiç kimseyi sokmamayı kesin bir şekilde öğretirken, aynı zamanda kendilerinin de Rableri katında bir değer sahibi olduklarını ve Allah tarafından çok önemli haklara sahip kılındıklarını gösteriyordu. Çekilen sıkıntılar bu büyük eğitimin muhtelif alan ve seviyelerdeki tatbikatlarından başka birşey değildi.

***

Sahabiler, Rableriyle aralarına hiçbir şeyi sokmamayı daha yolun başlarında iken öğrendiler. Gerçi aralarında Allah tarafından kendilerine gönderilmiş bir elçi vardı, ama o da kendileri gibi bir beşer ve bir kuldu. Yine de, vahye mazhar oluşu sebebiyle önceleri onu kendilerinden biraz daha farklı bir mevkide görüyorlardı ve bu da “Allah’ın ve Muhammed’in dilediği olur” şeklindeki ifadelerle sözlerine yansıyordu. Bu durum, Hz. Âişe’nin anne-bir kardeşi Tufeyl b. Sahbere’nin gördüğü bir rüyaya kadar devam etti.

Tufeyl, rüyasında önce Yahudilerden, sonra da Hıristiyanlardan bir toplulukla karşılaştığını görmüştü. Bu topluluklardan birincisine “Üzeyr için Allah’ın oğlu demeseydiniz ne güzel olurdu,” ikincisine de “İsa Allah’ın oğlu demeseydiniz ne güzel olurdu” deyince, her ikisinden de aynı cevabı aldı: “Siz de ‘Allah’ın ve Muhammed’in dilediği olur’ demeseydiniz ne güzel olurdu!”

Tufeyl bu rüyayı Resûlullah’a anlatınca, o da namazdan sonra cemaate hitap ederek Tufeyl’in rüyasını anlattı ve şöyle dedi:

“Siz bir söz söylüyordunuz, ancak sizden utandığım için engel olamıyordum. Sakın ‘Allah’ın dilediği ve Muhammed’in dilediği olur’ demeyin.”

Şunu hiçbir zaman unutmamalıyız: Âhirzaman Peygamberinin getirdiği tevhid dini, insanları bir anda Rabbine bağlıyor, hiçbir şekilde O’na hiçbir ortak kabul etmiyor, bu hususta bir tedric de gözetmiyor, yani bu konuyu aşamalı bir şekilde zamana yaymıyordu. Fakat diğer bir açıdan bakınca, bu, kul için daha iman eder etmez imanına karşılık âlemlerin Rabbinden aldığı bir ödül anlamını da taşıyor, hatta imtiyazlar da getiriyordu. Çünkü bir mü’min olarak artık o kul Allah’ın himayesine girmiş, doğrudan doğruya kendisine yönelen lütuflarına mazhar olmuş, bizzat ve kasden kendisini bulan rahmet ve muhabbetiyle kuşatılmış bir hayat sürdüğünü biliyordu.

***

Bütün bu tesbitlerden çıkarabileceğimiz derslerin en önemlisi herhalde şu olmalıdır:

Âhirzaman Peygamberinin getirdiği ve Kur’an’ın bize öğrettiği tevhid dini, insanları bir anda Rabbine bağlamış ve bu konuda ne tedric, ne de istisna kabul etmemiştir. O insanların iman ettikleri Rabbü’l-âlemîn, aynı zamanda her birinin de bizzat muhatabı olan, onu görüp gözeten, rızıklandıran, koruyan, yol gösteren, dualarını işiten ve ona cevap veren Rabbidir. Bu konuda, peygamberlerinin dahi öğretmekten ve yol göstermekten başka hiçbir rolü ve tesiri yoktur. Bütün dünyanın düşmanlığına muhatap olan bir avuç insanı âleme galebe ettiren, âlemlerin Rabbiyle aralarındaki bu ahidden başka birşey değildir.

Bu ahidde her iki tarafın da yükümlülükleri vardır. Kulun en büyük yükümlülüğü Rabbine hiçbir şeyi ortak koşmadan sadece O’na kulluk etmek, sonra O’nun emir ve yasaklarına riayet etmek, kusur işlediğinde yine O’na yönelerek rahmetini talep etmek, hiçbir zaman O’nun rahmetinden ümidini kesmeden O’na olan kulluğunun icaplarını elinden geldiğince yerine getirmeye çalışmaktır.

Buna karşılık, kulun maddî ve manevî her alanda velâyetini deruhte etmek, bu cümleden olarak onu rızıklandırmak, koruyup gözetmek, talip olduğunda ona ilim öğretmek, mahlûkatının sırlarını ona açmak ve onları kulun hizmetine sunmak, istiğfar ile kapısına geldiğinde mağfiretiyle uğurlamak, her bir iyiliğine en az on kat ödül vermek, yardım istediğinde yardımsız bırakmamak, hiçbir şeyi ortak koşmaksızın Rabbinin huzuruna çıktığında onu cehenneme atmamak gibi yükümlülükler de Allah’ın mü’min kuluna karşı kendi üzerine yazdığı taahhütler arasındadır. Ve bu hususlar, huzur-u ilâhîde ibraz edeceği birer ahitname olarak gerek Allah’ın Kitabında, gerekse Resûlullah’ın hadislerinde sarih ifadelerle yer almış bulunmaktadır. Dünyalıların adaletinde suçluya dahi ilk olarak haklarını okumak bir ilke olarak yerleşmişken, Allah’a iman ve kulluk etmeye çağırılan bir insana bu hakları öğretilmeksizin sadece Rabbinin kudretinden, azametinden, cezasından, azabından söz etmenin, üstelik bütün bunları O’nun âdeti olmayan bir üslûpla dile getirmenin âdil ve gerçekçi bir yol olmadığı aşikârdır ve sonuç vermediği de sayısız tecrübelerle sabittir.

***

Hatırlayalım: Rab ismi, Allah Teâlâyı niteleyecek şekilde Kur’an’ın 970 yerinde geçer; bunların büyük çoğunluğu da Mekkî ayetlerdedir. Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, Mekkî ayetlerde geçen Rab isminin sayısı, lâfza-i celâlin önündedir; ancak bütün Kur’an nazara alındığında, lâfza-i celâlin 2697 defa geçtiğini ve bunun çok büyük çoğunluğunun Medenî ayetlerde yer aldığını görürüz. Bununla beraber, Rab ismi, Allah lâfzından sonra Kur’an’da en çok zikredilen isimdir ve bir özelliği de, yine yukarıda vurguladığımız gibi, her bir kul ile doğrudan doğruya irtibatlandırılacak şekilde Allah’ı nitelemesi, kulları ve bütün eşyayı gerek münferiden gerekse toplu halde doğrudan doğruya âlemlerin Rabbine muhatap etmesidir.

Allah’ın diğer isimlerine gelince: Bu isimleri bize öğreten ayetler de, hiç şüphesiz, Allah Teâlâyı tarif eden, O’nu bize birçok yönden ve son derece zengin ve âhenkli bir tablo içinde anlatan ayetlerdir. Bunları lâfza-i celâlin ve Rab isminin zikredildiği ayetlerde tasvir edilen manzaranın içinde incelediğimiz zaman herşey yerli yerine oturur ve Allah Teâlâ hakkında yapılabilecek en doğru, en gerçekçi, en dengeli ve en güzel tanıma ulaşmış oluruz.

Bu tanımın en ilginç tarafını hemen söyleyelim: Mekke döneminde inen ayetlerdeki 115 ilâhî isme karşılık, Medine dönemi ayetlerinde, bu isimlere ilaveten, daha önce Mekkî ayetlerde zikredilmemiş olup sadece Medenî ayetlerde yer alan 20 kadar ilâhî isim daha yer almıştır. Bütün bu isimlerden sadece 7 (daha da vurgulamak üzere söyleyelim, yazı ile, sadece YEDİ) tanesi—6’sı Mekkî, 1’i Medine dönemi ayetlerinde olmak üzere—şiddet veya tehdit anlamını içeren isimlerdir: Kâhir, Kahhâr, Serî’u’l-İkâb, Şedîdü’l-İkâb, Zü’ntikam, Münzir ve Cebbâr. Evet, toplam 135 isim içinde sadece 7 isim!

Buna karşılık, Allah’ın kuluna karşı lütufkârâne muamelesini dile getiren rahmet, şefkat, muhabbet, mağfiret gibi sıfatlarından Kur’an-ı Kerim’de sadece ‘rahmet’ anlamını içeren ilâhî isimlerin sayısı 7’yi bulur; sadece ‘mağfiret’ (ğ-f-r) kökünden gelen isimlerin sayısı da yine 7’dir. Bunların dışındaki isimlerin de pek çoğu Allah’ın kullarına olan lütuf, ihsan, hidayet, nusret, dualarına icabet, muhabbet, meveddet, velâyet, iyilik, yardım, re’fet, rızık, âfiyet gibi nimetlerini ifade eden isimlerdir. Geri kalan esmâ ise Allah’ın yüce sıfatlarını bize tanıtır ve genel tablodan çok rahat şekilde anlaşılacağı gibi, bu yüce sıfatların, yani sonsuz ilim, irade, kudret, görme, işitme, azamet, kibriya gibi sıfatların, mü’min için her derdine deva, her ihtiyacına cevap, her sıkıntısına çare, her arzusuna cevap bulacağı sonsuz birer hazine anlamını taşıdığını anlatır ve Allah’tan başka rab tanımayan kulların cümlesini bu sonsuz hazinelerden sonsuza kadar yararlanmaya çağırır.

***

İlâhî sıfatların tasnif ve tanımında Kur’an’ın çizgisinden uzaklaştığımız bir diğer önemli nokta ise selbî sıfatlar, yani ‘olumsuzlama’ ve ‘nefiy’ içeren, Allah’ın ne olmadığını öğreten sıfatlar konusunda ortaya çıkmaktadır.

Kur’an’ın Allah’a dair tanımları ekseriyetle müsbet ifadeler içerir, yani ‘ispat’ eder. Nefiy sözkonusu olduğu zaman ise, nefyettiği şey daima Allah’ın mâsivâsı olur. Bizim belki farkına bile varmadan uzaklaştığımız nokta da çoğunlukla burasıdır.

Biz “Allah’ın görmesi bizimkine benzemez” deriz. Kur’an ise nefyi Allah’ın gayrısına verir: “Gözler O’nu göremez, O ise bütün gözleri görür.”

Biz “Allah mekândan münezzehtir” deriz, çoğu zaman da O’nun hiçbir mekânda olmadığını söyleriz. Kur’an ise “Nerede olursanız olun, O sizinledir,” “Nerede olsalar, O onlarladır” der.

Biz çoğu zaman “Allah hiçbir şeye benzemez” deriz. Kur’an ise “Hiçbir şey Allah’ın benzeri değildir,” “Hiçbir şey Allah’a denk olmamıştır” der.

Bu iki ifade tarzının taşıdıkları anlamda bir fark olmadığını düşünebiliriz. Ancak beynimiz bizim gibi düşünmez. O, nefyedilen ve benzerini görmediğimiz şeyleri varlık olarak algılamamaya yatkındır. Meselâ yüze benzemeyen bir sima çizemez. Çiçeğe benzemeyen bir çiçek tasavvur edemez. Aynı şekilde, hiçbir şeye benzemeyen bir varlık da onun âleminde bir karanlık bölge olarak kalır. Akıl yürütme ile O’nun varlığına kesin bir şekilde iman etse dahi, bunu duygularına ve dolayısıyla hayatına yansıtması hiç kolay olmaz, çoğu zaman da mümkün olmaz.

Buna mukabil, ‘her yerde bulunan,’ hiçbir yerde bulunmayana nisbetle; ‘herşeyi gören,’ görmesi bizim görmemize benzemeyene nisbetle varlık olarak algılanmaya çok daha yakındır. “Hiçbir şey O’na benzemez” derken, O zihnimizdeki muallâ mevkiinde tek başına yer almaya devam eder; O’ndan başka şeyler ise süpürülüp atılır, yani nefy ve yokluk onların payına düşer. “Gözler O’nu göremez” dediğimizde kusur doğrudan doğruya gözlere atfedilmiş olur; bunun arkasından gelen “O bütün gözleri görür” ifadesi ise, asıl görücü olanı, bütün gözlerin görmekten âciz kaldıkları bir yüce mevkie yerleştirir.

Kaldı ki, bu şekilde ifade edilmiş olsa bile Allah’ın varlığı ve sıfatları ile ilgili selbî ibareler az sayıdadır; Kur’an-ı Kerim’de hâkim olan beyanlar ispat, tasvir ve tafsil yönündedir.

Bahsimiz burada bitmiyor. Buraya kadar olan kısımda Kur’an’ın iman ve marifetullah derslerini nüzul sırasına ağırlık verecek şekilde incelemeye çalıştık. Bir sonraki sayıda ise, Allah nasip ederse, aynı konuyu Kur’an-ı Kerim’in tertibi ile ilim ve ahlak bütünlüğü açısından ele almayı deneyeceğiz.


Comments


bottom of page