top of page

Yalana Hayır!

MURAT KURU


Hayata gözlerimizi ilk açışımızla birlikte başlar düzen ve devamlılık ihtiyacımız. Aynı sebeplerin her defasında aynı sonuçlar doğurduğunu gördükçe dünyanın işleyişi hakkında belirli inançlarımız oluşmaya başlar. Bıraktığımız eşya düşer, yemek ateşin altında kaynar, soğuk üşütür, sıcak terletir, elektrik çarpar, su boğar, alev yakar. Böylece, nasıl güven içinde yaşayabileceğimize dair kural ve kanunlar oluşturmaya başlarız zihinlerimizde.




Bu düzen ve devamlılık olmasa hayat yaşanması imkânsız bir işkenceye dönüşürdü. Attığımız adımda yerçekiminin devam edip etmeyeceği, ocağı açtığımızda ateşin yakıp yakmayacağı, gaza bastığımızda arabanın gidip gitmeyeceği her seferinde yazı tura atmak gibi belirsiz ve nedensiz olsaydı, nasıl da bir kaos ve karmaşa içinde kalırdık!


Ama böyle olmaz. Kur’an’da defaatle geçtiği üzere, Allah’ın kâinata koyduğu kanun ve nizamda bir değişme bulmayız, bulamayız (İsrâ, 17:77; Ahzâb, 33:62; Fâtır, 35:43; Fetih, 48:23 vd.) Bu istikrar ve devamlılıktır ki, hayatlarımızı bir düzene koyar, davranışlarımızı belli bir plan ve hesap dahilinde yapmaya imkân sağlar. Böylece kâinatta kanunlardan bahsedebiliriz. Yerin çektiğini, ateşin yaktığını, oksijen ve hidrojenin birleştiğinde suyu oluşturduğunu, suyun kaldırdığını biliriz. Bu kanunlara göre hayatı inşa ederiz.


Maddi hayatlarımız nasıl kanunlar çerçevesinde şekilleniyorsa, kişiliğimiz ve manevi hayatımız da belirli kanunlar dahilinde şekil alır, büyür ve gelişir. Doğar doğmaz annemizin şefkati, merhameti ve bakımı dünyaya güvenmemizde temel teşkil eder. Acıktığımızda doyurulacağımızı, ıslandığında altımızın alınacağını, tehlikelerden korunacağımızı tekrar tekrar deneyimleyerek tecrübe ederiz. Dünyaya, hayata ve insanlara karşı temel bir güven duygusu inşa ederiz. Bu deneyim, Bowlby ve Harlow’un gösterdiği üzere, güvenli bağlanmanın temelini oluşturur. Eğer doğar doğmaz başlayan ve büyüyünceye kadar devam eden bu ilişkide birşeyler ters giderse hayat boyu etkisini hissedeceğimiz sorunlar başgösterir. Acıkan karnımız bazan doyurulur bazan doyurulmazsa, bazen korunup bazen savunmasız bırakılırsak, bazen sevilip ve sevilmeye değer görülüp bazen değersiz ve görünmez kılınırsak, bu durumlar rastgele, düzensiz ve karışık olursa hayatı tehlikeli, insanları güvenilmez ve dünyayı öngörülemez bir yer olarak algılarız.


Bu durum en temel ihtiyaçlarımızdan olan güven duygumuzun oluşmasına izin vermediği gibi, en yakınımızda olan insanlarla güvenli bir bağ kurma imkânı da tanımaz. Hayatın başlangıcında bu güven ve güvenli bağlanma gelişmediğinde tüm hayatımız boyunca tüm ilişkilerimize yansıyan bir güvensizlik, tedirginlik ve kendimizi rahat hissetmeme hissi peşimize bırakmaz. Kendimiz olamayız, kendimizi bırakamayız, potansiyelimizi ortaya çıkaramayız ve açığa çıkmayan bu potansiyel ve kabiliyetin gerçekleşmemesinin suçluluğunu tüm hayat boyu hissederiz.


İster maddi hayatımız ister manevi ve psikolojik gelişimimiz olsun, tüm bu süreçlerin merkezinde can alıcı o soru yer alır: “Güvenebilir miyim? Hayata, dünyaya, insanlara ve sana güvenebilir miyim?” Bu soru yaşamımızın geri kalanını ve tüm ilişkilerimizi etkileyecek, cevabı verilmek ya da bulunmak zorunda olan bir sorudur. Bu soruya olumlu cevap aldığımız, buna inanabildiğimiz ve tecrübelerimizle teyit edebildiğimiz zaman sırtımızı başkalarına dayayabilir, kendi kabiliyetlerimizi geliştirmeye yönelebilir, diğerlerinden de bu yolda yardım alabiliriz.


Yalan ise bu varoluşsal temeli zedeler ve harap eder. Sağlam ve sağlıklı bir ilişkiye imkân vermez. Üzerine hayatımızı inşa edebileceğimiz sağlam bir zemini imkânsız hale getirir. Çünkü bütün bunlar için güven olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır. Binanızın temelini attığınız zeminin bazan sağlam ve güvenilir bazan da gevşek ve kaygan olduğunu hayal edin. Böyle bir evde huzurla oturabilmemiz, hayatımızı kurabilmemiz mümkün olabilir mi? İlişkilerin yüzeyselliğinden ve güvensizliğinden en fazla şikâyet edilen günümüzün aynı zamanda yalanın da en fazla revaçta olduğu bir zaman dilimi olması tesadüf değil. Yalan ilişkilerimizi zayıflatıyor, bağlarımızı kopartıyor.


Yalan ontolojik düzlemde olduğunda, Allah’ın hakikatini örtmek ve gizlemek manasında küfür demektir. Münafıkların ve münafıklığın en büyük alamet-i farikası haline gelir. Bugün iki temel yalan söyleme formu olduğunu biliyoruz: gizlemek ve yanlış bilgilendirmek. Küfür kâinatta tecelli eden binbir esmanın tecellilerini örtmek, gizlemek demektir. Kadîr-i Zülcelâl’in şu kâinat kitabında, hele bahar mevsiminde kudret kalemiyle yazdığı âyetlerini inkâr etmek, onların sahipsiz, başıboş ve anlamsız olduklarını iddia ederek kudret-i ilahiye büyük bir iftira atmaktır. İnsanın fıtratına konulan kabiliyetlerin inkişafına set çekmektir. Yalan beşerin istidat tohumlarını bir zehir gibi mahveder ve çürütür. Çünkü gelişmek, genişlemek, neşvünema bulmak ancak ve ancak güven ve huzur ortamında mümkün olabilir. Yalan ise bu zemini kokuşmuş bir bataklığa dönüştürür, tüm hikmetleri anlamsızlık karanlığına gönderir. Bu nedenle yalan dinde en fazla tel’in edilen ve asla müsamaha gösterilemeyen bir günah, bir kötülük olarak yer almıştır.


İşârâtü’l-İ’caz tefsirinde Said Nursi bu duruma şu sözleriyle dikkat çeker:


“Münafıkların azaplarının, mezkûr cinayetleri arasında yalnız kizb [yalan] ile vasıflandırılması, kizbin şiddet-i kubh ve çirkinliğine işarettir. Bu işaret dahi, kizbin ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şahid-i sâdıktır. Zira kizb, küfrün esasıdır. Kizb, nifâkın birinci alâmetidir. Kizb, kudret-i ilâhiyeye bir iftiradır. Kizb, hikmet-i Rabbaniyeye zıttır. Ahlâk-ı âliyeyi tahrip eden, kizbdir. Âlem-i İslâmı zehirlendiren, ancak kizbdir. Âlem-i beşerin ahvâlini fesada veren, kizbdir. Nev-i beşeri kemalâttan geri bırakan, kizbdir. Müseylime-i Kezzâb ile emsalini âlemde rezil ve rüsvây eden, kizbdir.


İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel’ine, tehdide tahsis edilen, kizbdir.”


Bundan yaklaşık yüzyıl önce Doğu Anadolu’da aşiretler arasında yaptığı seyahatte kendisine sorulan bir soruya Said Nursi’nin verdiği cevap da bugünkü soru ve sorunlarımıza da ışık tutar nitelikte:

Sual: Herşeyden evvel bize lâzım olan nedir?

Cevap: Doğruluk.

Sual: Daha?

Cevap: Yalan söylememek.

Sual: Sonra?

Cevap: Sıdk, ihlâs, sadâkat, sebat, tesanüd.

Sual: Yalnız [sıdk mı]?

Cevap: Evet...

Sual: Neden?

Cevap: Küfrün mahiyeti yalandır. İmanın mahiyeti sıdktır. Şu burhan kâfi değil midir ki, hayatımızın bekası, imanın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır.


Yine, yeni ve yeniden bize en öncelikle lazım olan, budur: doğruluk, yalan söylememek, sıdk. Bu cevap muhataplarda bir şaşkınlığa sebep olmuş gibi görünüyor. Osmanlının çöküşe yüz tuttuğu, birbirini ardına yenilgi ve felâket haberlerinin geldiği, fakirlik ve imkânsızlıkların alev olup tüm bir ümmeti yaktığı bir zamanda birinci sırada ihtiyaç duyduğumuz şeyin sıdk, sıdk ve yine sıdk diye tekrar tekrar hatırlatılması düştüğümüz yeri de, ayağa kalkacağımız yeri de göstermesi açısından çok manidardır.


Yine aynı tarihlerde Şam’da Emevî Camiinde içinde yüzden fazla ulemanın olduğu bir cemaate verdiği hutbesinde İslam toplumlarını maddi manada gerileten, Orta Çağ şartlarında yaşatan ve durduran altı sebepten bir tanesi olarak ‘sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi’ne işaret eder Said Nursi. Yani sosyal ve siyasal hayatta doğruluğun ölmesi, yalanın revaç bulması sadece manevi hayatlarımızı büyük tehlikelere atmakla kalmıyor, aynı zamanda sosyal, ekonomik, mali ve maddi olarak da hayatlarımızı zehirliyor, öldürüyor. Çözüm ve kurtuluş olarak ise yine sıdk, doğruluk adresi çıkıyor karşımıza:


“Ey bu Câmi-i Emevîdeki kardeşlerim! Ve kırk-elli sene sonra âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki dört yüz milyon ehl-i iman olan ihvanımız! Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. Urvetü’l-vüska sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir, doğruluktur.


Amma maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiş. Maslahat ve zaruret için bazı âlim ‘muvakkat’ fetvâsı vermişler. Bu zamanda o fetvâ verilmez. Çünkü, o kadar sûiistimal edilmiş ki, yüz zararı içinde bir menfaati olabilir. Onun için hüküm maslahata bina edilmez.”


Geçmiş zamanda maslahat için sınırlı durumlarda izin verilebilen yalana Bediüzzaman bu zamanda asla cevaz vermez ve geçen zamanın bu hükmü neshettiğini söyler. Çünkü günümüzde yapılan çalışmalarda da gösterildiği üzere, yalana en sık başvurma motivasyonu olarak iki durum göze çarpıyor: ya yalan söyleyenin menfaat elde etmesi ya da yalan söylenenin zarara uğratılması. Siyaset sahasından iş âlemine, ticaretten okul hayatına kadar baktığımız her alanda yalanın ya menfaat elde edecek ya da rakibin zararına, kötülüğüne sebep olacak şekilde kullanıldığının sayısız örneğini görürüz. Bu iki durum dışındaki haller için ise yalana başvurmadan amaca ulaşılabilecek seçenekler bulunması her zaman imkân dahilinde.


Bu noktada yalanına mitomani hastalığıyla mazeret bulmaya çalışanlara bir hatırlatma yapmamız gerekiyor. Patolojik tarzda yalan söyleme olan mitomaniyi diğer yalanlardan ayıran en önemli nokta, işe yaramaz olmasıdır. Patolojik tarzda sürekli yalan söyleyen mitomanlar bu yalanlardan bir çıkar, menfaat ve kazanç elde etmezler. Patolojik çalma hastalığı olan kleptomanide ihtiyacı olmadığı, alabilecek durumu olduğu halde maddi karşılığı olmayan ya da çok düşük değeri olan eşyalar çalınması gibi, mitomaniye duçar olanlar da işe yaramadığı, çıkar sağlamadığı, gerekmediği ve bir faydası olmadığı halde yalan söylerler. Bir menfaat, çıkar sağlayan veya yalan söyleneni zarara uğratan yalanlar mitomani değil, bilakis ahlak zaafıdır.


Mü’min, kendisine inandığımız için bu şekilde isimlendirildiğimiz âlemler Rabbinin bir ismidir aynı zamanda. Yani korku ve endişeden emin kılan, kendisine güvenilen, kendisine inananların güvenli olmalarını sağlayandır âlemler Rabbi. İman edenler Allah’a sonsuz bir güven ve itimatla inanırlar.


Büyüklüğünü idrak etmekte, anlamakta zorlandığımız bu büyük kâinat âlemi karşısında cirmi varla yok arasında sayılabilecek insan kendisini ontolojik olarak nasıl güvende hissedebilecektir? Sahipsizliğinin, yalnızlığının ve nihayetinde bir başınalığının zorluğunu nasıl aşacak, nasıl üstesinden gelebilecektir?


Bu çaresizlikte iman bir yıldız gibi parlar. Mü’min olan Rabbin nuru karanlıkları aydınlatır, kâinatla bağımızı güvenle kurar, yalnızlığımızı giderir. Güven kulun Yaratıcıyla kurduğu bağ ve ilişkinin merkezinde yer alır. Hz. Peygambere (s.a.v.) yönelik olarak Kur’an’da yer alan en büyük tesellilerden biri, ‘Rabbin kendisini terketmemesi ve darılmaması’dır (bkz. Duha, 93:3). Bu yüzden Allah hakkında suizanda bulunmak büyük günahlardan sayılmıştır. Suizan güvensizliği, itimad edememe manasını içerir. Mü’minin ontolojik olarak vazgeçilmezi olan bu ‘güven duyan ve güven duyulan’ özelliği sebebiyledir ki, hadislerde bir mü’minin farklı günahlara düşebileceği ama mü’min olarak asla yalan söyleyemeyeceği bildirilmiştir. Çünkü sıdk ve kizb, doğru ve yalan, güven ve güvensizlik, aydınlık ile karanlık, varlık ile yokluk gibi asla beraber bulunamayacak, biri olduğunda diğerini yok eden ve diğerinin varlığına imkân vermeyen nitelikleri haizdir. Nakledilen hadis-i şerif bu hakikati apaçık göstermektedir.


Rivayete göre, Ebu’d-Derda ile Resulullah (a.s.m.) arasında şöyle bir konuşma geçer:


- Ebu’d-Derda: Yâ Rasûlallah! Mü’min hırsızlık yapar mı?

- Resulullah: Evet, bazen olabilir.

- Ebu’d-Derda: Peki, mü’min zina edebilir mi?

- Resulullah: Ebu’d-Derda hoşlanmazsa da, evet!

- Ebu’d-Derda: Peki, mü’min yalan söyler mi?

- Resulullah: Yalanı ancak iman etmeyen kimse uydurur

(Kenzu’l-Ummâl, h. no: 8994).


Hz. Peygamberin bu dersinden ve ikazından dolayıdır ki, sahabiler hatasız değillerdi ama yalansızdılar. Bu sıdk, doğruluk ve yalansız halleri onları Efendimizin “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulmuş olursunuz” övgüsüne mazhar kılmıştır. Bundandır ki, ümmet sahabiler umumen adildir, doğru söylerler, bir sözü peygamberden duyduklarını söylüyorlarsa gerçekten duydukları için öyle söylediklerine itimad edilir diye ittifak etmiştir.

Yalanın bu kadar zararlarına ve kötülüğüne rağmen insanın yolu neden yalana düşer?


Aslında bu durum insanın güvenini yitirdikten veyahut hiç kazanamadığından dolayı düştüğü ve düşeceği bir haldir. Kendisiyle (tüm eksik, kusur ve hatalarıyla birlikte), diğer insanlarla ve Yaratıcısıyla güvene dayalı bir ilişki kuramayan, güvenemeyen, sürekli şüphe ve tereddütler içinde bulunan insanın yolu zorunlu olarak yalana çıkıyor. Bu güvensizliğini, bu itimat edemeyişini, bu kendini bırakamayışın zorluğunu kişi iktidarla, güçle, sürekli övgüyle, zenginlikle, makamla, şan ve şerefle kapatmaya çalışır. Bu hedeflere ulaşmaya çalışırken de küçük ya da büyük hiçbir yalanı söylemekten imtina etmez, çekinmez. Bu ontolojik güvensizlik, zayıflık durumları kendilerini o kadar diken üstünde, o kadar huzursuz bir ruh halinde bırakır ki, Kur’an’ın ifadesiyle her sesi kendi aleyhlerine sanırlar (Münâfikûn, 63:11). O halde, nerede bir yalan varsa orada bir zayıflık ve güçsüzlük var demektir.


Hakikatten mahrum olmanın, gerçeklere gözünü kapatmanın, hayat ve kişilik inşasını en küçük bir sarsıntıda yerle bir olacak çürük temel ve zeminlere yapmanın zayıflığı, güçsüzlüğü. Bu da bizi narsistlerin, özellikle de lider pozisyonuna gelmiş narsistlerin neden sürekli yalan söyleme ihtiyacı hissettiklerini anlamaya götürüyor. Çünkü içten içe hissettikleri yeteneksizlik ve yetersizlikleriyle sağlıklı bir yüzleşme yerine, eksikliklerini yalanlarla örtmeye, gizlemeye çalışırlar. Bu yüzdendir ki, Firavun “ben sizin en büyük rabbinizim” derken, Nemrut “ben de hayat veririm ve öldürürüm” iddiasında bulunurken en büyük yalanlarını söylüyorlardı.


İman ettiğimizde günün sonunda Rabbin divanında huzura duracağımıza, yaptıklarımızdan ve yapmadıklarımızdan hesaba çekileceğimize, O’nun rızasına uygun yaşadığımızda isteklerimizin razı olacağımız şekilde bize ihsan edileceğine (Fecr, 89:28) güvendiğimizi ikrar etmiş oluyoruz. Güven duyuyoruz. Rabbin sözüne itimad ediyoruz. Bu itimad bize çıkarımız için yalan söylemenin çıkarımıza olmadığını hatırlatıyor. Ve her yalan Yaratıcıyla kurulan bağı, Yaratıcıyla aramızda olan güven ilişkisini zedeliyor, bozuyor ve bazan yok etme noktasına getiriyor: “Kişi, yalan söyleyince kalbinde siyah bir leke peyda olur. Yalana niyete ve yalan söylemeye devam ettikçe büyüyen bu leke, gün gelir kalbi tamamen kaplar ve simsiyah eder. Böylece kul, Allah nezdinde yalancılar arasında yazılır” (Muvatta’, Kelam 18).


Yalan her zaman ve her dönem vardı. Şimdi ise hükümranlığını ilan etmek istiyor. ‘Yalan dünya’nın yalansız olamayacağı, hatta artık yalana yalan bile denemeyeceği söylenerek, post-truth çağda herkesin doğrusu kendisine yerine herkesin yalanı kendisine ilkesi salık verilmeye çalışılıyor. Ama bütün bunlar insanın değişmez, eskimez sabitelere, doğrulara olan ihtiyacını daha fazla hatırlamaktan başka işe yaramıyor. Çünkü insan ancak güven duyduğunda, güvenebildiğinde ve kendisine güvenildiğinde hakikatini keşfedebiliyor, yeteneklerini ortaya çıkarabiliyor, çekirdeği çimlenebiliyor, kişiliği ve kimliği netleşebiliyor. Bunun ise yalansız olamayacağı koca bir yalandan ibaret kalıyor. İnsan sadece imanın, güvenin, itimadın olduğu bir ortamda insanlığına erişebilir. Şeytanın yalanına kanıp dünyaya düşen insanlık, ancak sıdk ve doğrulukla düştüğü yere yeniden çıkabilir.



ÖZETLER


“Güvenebilir miyim? Hayata, dünyaya, insanlara ve sana güvenebilir miyim?”

Bu soru, yaşamımızın geri kalanını ve tüm ilişkilerimizi etkileyecek, cevabı verilmek ya da bulunmak zorunda olan bir sorudur.


Bu soruya olumlu cevap aldığımız, buna inanabildiğimiz ve tecrübelerimizle teyit edebildiğimiz zaman sırtımızı başkalarına dayayabilir, kendi kabiliyetlerimizi geliştirmeye yönelebilir, diğerlerinden de bu yolda yardım alabiliriz. Yalan ise bu varoluşsal temeli zedeler ve harap eder.


Yalan sağlam ve sağlıklı bir ilişkiye imkân vermez. Üzerine hayatımızı inşa edebileceğimiz sağlam bir zemini imkânsız hale getirir. Çünkü bütün bunlar için güven olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır.


İlişkilerin yüzeyselliğinden ve güvensizliğinden en fazla şikâyet edilen günümüzün aynı zamanda yalanın da en fazla revaçta olduğu bir zaman dilimi olması tesadüf değil. Yalan ilişkilerimizi zayıflatıyor, bağlarımızı kopartıyor.


Yalan insanın istidat tohumlarını çürütür. Çünkü gelişmek, olgunlaşmak ancak bir güven ortamında mümkün olabilir. Yalan ise bu zemini kokuşmuş bir bataklığa dönüştürür. Bu nedenle yalan, dinde en fazla tel’in edilen ve asla müsamaha gösterilemeyen bir kötülüktür.


Nerede bir yalan varsa orada bir zayıflık ve güçsüzlük var demektir. Hakikatten mahrum olmanın, gerçeklere gözünü kapatmanın, hayat ve kişilik inşasını en küçük bir sarsıntıda yerle bir olacak çürük temel ve zeminlere yapmanın zayıflığı, güçsüzlüğü...


Narsistler, özellikle de lider pozisyona gelmiş olanları, sürekli yalan söyleme ihtiyacı hissederler. Çünkü içten içe hissettikleri yeteneksizlik ve yetersizlikleriyle sağlıklı bir yüzleşme yerine yalan, onlar için eksikliklerini örtme yoludur.


Yalanına mitomani hastalığıyla mazeret bulmaya çalışanlara bir hatırlatma yapmamız gerekiyor. Mitomaniyi diğer yalanlardan ayıran en önemli nokta, işe yaramaz olmasıdır. Bir çıkar sağlayan veya yalan söyleneni zarara uğratan yalanlar mitomani değil, bilakis ahlak zaafıdır.


Güya çıkarımız için yalan söylemek, aslında hiç de çıkarımıza değildir. Ve her yalan Yaratıcıyla kurulan bağı, Yaratıcıyla aramızda olan güven ilişkisini zedelemekte ve bazan yok olma noktasına getirmektedir.


İnsan ancak güven duyduğunda, güvenebildiğinde ve kendisine güvenildiğinde hakikatini keşfedebilir, yeteneklerini ortaya çıkarabilir, çekirdeği çimlenebilir, kişiliği ve kimliği netleşebilir. Bunun ise yalansız olamayacağı, koca bir yalandan ibarettir.


Comments


bottom of page