top of page

Yalanın İcadı | Edanur Biçici

Kim

senin yalanın ne olduğunu bilmediği ve söyleyemediği bir paralel evren düşünün. Düşünmek oldukça zor değil mi? Yalan nasıl söylenemez? Üstelik içerisinde yaşamını sürdürmeye çalıştığımız kurulu düzenin kökeni bu tek başına ürkek kelimeye bağlıysa...


İnsanoğlu dünyaya ayak bastığı günden itibaren açgözlülüğü, hırsı ve bencilliği sebebiyle çok güzellik kaybetti. İçini yiyip bitiren ateş parçası duyguların yanında su misali olan vicdan, merhamet, şefkat de taşıdı içinde insan. Ancak önemli olan hangisini daha çok beslediğiydi. Hangi duygulara bağladı yaşamını, varlığının anlamını belirlerken nefsine ne kadar hakimdi; önemli olan buydu.

Yalan olmasaydı para uğruna, rant uğruna riyakârlaşamazdı insan. Ruhlarımızın misafir olduğu şu dünyaya ayak uyduramaz, manipüle olamaz, çünkü sorgulardık. O zaman koyun gibi de güdülemezdik ve bu çobanların pek hoşuna gitmezdi.

Evet, cümlelerim sert ve ağır. Çünkü konu yalan ve yalan—yazının başında da belirttiğim gibi—kurulu ancak dengesiz olan bu sistemin temelini oluşturan en önemli yapı taşlarından biri. Elbette tozpembe gözlüğümü takıp güzel ve süslü cümleler eşliğinde bir yazıyla filmimizi okuyabilirim. Ancak o zaman yazarlığın ne anlamı kalır? Ben de bir koyunum, fakat bunun farkındayım. Güvenli alanımızda kaldığımız sürece çocuklarımıza, torunlarımıza bıraktığımız elle tutulabilir tek gerçek, sürekli mücadele gereken ancak beş harcarken bir aldıkları bir dünya olur. Ben gençliğimde bunları düşünüyor, ülkem ve geleceğim için endişe duyuyor olabilirim; ancak birçok akranım gibi, torunlarıma bu düzeni bırakmayacağım. Yalanla mücadele etmeliyiz ki, sırf yalan söyleyebiliyor diye insan hakkı olmayanı alamasın.


Gelelim hakkında konuşacağımız filmimize...

Ricky Gervais sesini duyurmak için sinemayı seçmiş bir sanatçı. Yayınlandığı dönemde ve hatta günümüzde hâlâ tepki toplayan Yalanın İcadı adlı filmin hem senarist hem de yönetmenlerinden. Yalanın İcadı 2009 tarihli, ironiktir ama, Amerikan yapımı bir film. Filmimiz, başrolünü Ricky Gervais’in üstlendiği Mark Bellison adlı karakterin yaşamının sıradanlığı ve değersizliğini vurgulamakla başlıyor. Mark filmde kimsenin yalan söylemediği ve dobra bir şekilde tüm gerçeklerin yüze vurulduğu bu sistemde birçok kez ‘loser’ olarak tanımlanıyor. Film, karakterimizin çok hoş bir kadınla yemeğe çıkmasıyla başlıyor. Çıktıkları yemekte bu hoş kadından yalnızca kısa, bodur, köfte burunlu ve statüsü göz doldurmayan derecede olduğunu duyuyor. Yaşadıkları ütopya temelli hayatı boyunca bu tür sözler duyan Mark, duyduklarına üzülse de aldırmıyor ve bu hoş kadından etkileniyor. Ancak filmimizin kopuş noktası burası değil. Baş karakterimiz kirasını ödeyemeyen bir senarist olduğundan ev sahibinin “ya kiranı ödersin ya da eve veda edersin” sözleri üzerine bankada kalan son parasını çekmeye gidiyor. Hesabındaki kalan son 300 doları almak isteyen Mark görevliden sistemin arızalı olduğunu öğreniyor. Görevli Mark’a, hesabında bulunan parayı söylerse ona verebileceğini söylüyor. O âna kadar hiç yalan söylememiş, yalanın ne olduğundan haberi bile olmayan Mark’ın beyninde ne gibi değişimler gerçekleştiğini anlamasak da, kirasını ödemek için hesabında olmayan bir miktarı bir anda söyleyiveriyor!


Yalanın İcadı, “İnsanın yalan söylemek için ne gibi bir sebebi var? Ne tür etkenler sürüklüyor insanı bu yola?” gibi soruların kafamızda belirmesine sebep olan bir film. Mark bu ütopik dünyada yalnızca kendisinin yapabildiği şeyin ne olduğunu tam olarak çözemiyor. Ağzından çıkan her cümlenin doğru kabul edildiği bu evrende istediği her şarta sahip olabileceğini farkediyor. Tıpkı bizdeki gibi... Şu an günümüzde kim sırf doğrularla refah dolu bir yaşam sunabiliyor çocuklarına? Müslümanlığı gerektiği gibi yaşayamıyoruz, belki de dinimizi yanlış anladık; tıpkı kendimizi yanlış anladığımız gibi. Müslüman yaptıklarıyla başkasının eksiklerini küçümsemez. O eksik diye, bir yük de ben bindireyim demez. Dinler, anlar; nefret söylemlerini, ayrıştırıcı olan her normu kenara bırakır, yalan nedir bilmez. İşte nefsine hâkim olmak da tam olarak budur. “Peki ama Eda, sen de çok abarttın, ben zaten yalan söylemiyorum, en azından söylememeye gayret ediyorum” mu diyorsunuz? Evet kardeşim, belki hayatında yalana o kadar az yer verdin, ancak şu unutulmamalıdır ki yalan yalnızca bizzat söylendiğinde değil, başkası söylediğinde ve göz yumulduğunda da tehlikelidir. Bir Müslümanın vazifesi yalan söylememektir, evet. Ancak söyleyene de göz yummak doğru mudur?

Geçtiğimiz günlerde ülkemizde çok büyük bir deprem oldu ve büyük bir felâketle yüzyüze geldik. Neden? İnsanoğlu yine yerinde duramadı, yalan söyledi ve bütün güzelliklerin canına kastetti. Yalan söyledi, malzemeden çaldı, kardeşinin hayatından çaldığının farkında bile olmadan. İzin verdik bizler, göz yumduk tüm olanlara. Kim ağzını açıp bütün gerçekleri söyleme cesaretinde bulundu? Ve şimdi kim susmaya devam edecek? Müslüman olan bizler, değil mi?

İşte Mark da bunu yaptı ve hayatını güzelleştirmek için yalan söyleyebilme yetisini kullandı. Herşey yolunda da gitti. Tarih kitaplarına geçecek senaryolar yazarak geçmiş hakkında yalan yanlış bilgilerde bulundu, ancak bu onun en iyi senarist olmasını sağlamıştı. Ününe ün kattı ve zenginleştikçe zenginleşti. Tüm bu süre zarfında sevdiği kadını da unutmadı, onu aradı ve bir randevu daha istedi; ama bu kez yalan söylemeden. Onun zenginliğini, ününü gören kadın hâlâ onunla evliliğin mümkün olmadığını söyledi; çünkü o hâlâ kısa, bodur, köfte burunlu genleri ile estetik algısına uymayan bir insandı. Yine de arkadaş kalmışlardı.

Ancak şu ana kadar olan olaylar filmin tepki çeken kısmı değildi. Filmin tepki çeken kısmı Mark’ın annesinin ölüm döşeğinde olduğu zaman başlıyordu. Mark onu yetiştiren kadının yarına çıkamayacağını biliyordu. Annesi de biliyor ve çok korkuyordu. Hiçlikte yok olup gideceği düşüncesi onu hastalığından daha çok boğuyordu. Mark annesinin bu hallerine dayanamadı ve ona da yalan söyleme kararı verdi. Ağzından çıkan sözler birden ve istemsiz bir şekilde olmaya başlamıştı. Mark diğer tarafta herkesin malikânesinin olduğunu, tüm sevdikleriyle orada yaşayacağını söylemişti. Ve ölüm döşeğindeki kadının yüzünde ümitsizliğin verdiği acı yerine huzur yer edinmişti. Bunları duyan yalnızca annesi değildi, doktor ve hemşireler de duymuştu ve herkesin soruları vardı: “Ne! Ölümden sonra yaşam mı var?” Peki tam olarak neredeydi, herkesin mi malikânesi olacaktı, orada da ölüm var mıydı? Mark tüm bu sorularla baş başa kalmıştı. Tüm dünyanın gündemine oturan Mark Bellison evinin önünde gün geçtikçe büyüyen güruha ne diyeceğini bilemez haldeydi. Yanına en yakın arkadaşını ve sevdiği kadını aldı, insanlığın sorularına yanıt vermeliydi.


Ve o gün gelmişti. Mark sabaha kadar bellibaşlı maddeler hazırlamıştı, insanlara okumaya başladı. Evet ölümden sonra yaşam vardı ve bunu Mark’ın tabiriyle ‘gökteki adam’ kontrol etmekteydi. Mark, o gün orada insanların bütün sorularını cevapladı. Filmi izleyen bazı kişiler, filmin bu kısmını eleştiriyor ve bunun ateizm propagandası olduğunu düşünüyor. Bence tam tersi. Gervais burada ateizm propagandası yapmıyor, dini kullanmak suretiyle toplumların istenilen her yöne çekilebileceğini gösteriyor.


Bana göre, din kimsenin oyuncağı olamayacak kadar kutsal yol gösterici bir ışık. İnsanız ve fani ruhlarımızın zaafları var. Sistemin ise insanlığa dayatmış olduğu oluşumları gerçekleştirebilmesi için ise bizim zaaflarımızı kullanmaya ihtiyacı var. Zaaflarımız kullanıldı, kullanılacak. Önemli olan ise bizlerin bunun farkında olması ve buna nasıl tepki verdiği... Yalanın İcadı yalnızca ütopik bir film gibi görünebilir, bana göre ise bizim dünyamızın paralel evrendeki bir yansıması. Evet bizim dünyamızda herkes doğruyu söyleyip dobra bir şekilde yaşamıyor. Ancak şu fani dünyanın fani insanlarının oluşturmuş olduğu sistemin yalan üzerinde kurulu olduğunu düşünürsek, film ile hayatımız arasında birçok benzerlik de bulabiliriz. Mark yalan söyleyerek zengin oldu, şöhreti elde etti; ama sonunda içindeki boşluk dolmamıştı, aksine kendisini yutabilecek derecede büyümüştü. İslam çok güzel, biz insanlar istismar etmeye kalkışmaz isek. Dinler yeterince güzel, bazılarımız çıkarları için değiştirmediği sürece.

Bir tanıdığım, “dünya kötülerindir” demişti. Asla katılmıyorum. Melek olmasak da, eksiğimizle birlikte, iyiliğimizle bizimdir dünya. Müslümanlığın, insanlığın gerektirdiklarini doğru bir şekilde yaşatmaya çalışanlarındır dünya. Durmayacağız, dünyamızı yalandan arındırmak niyetiyle yaşamaya devam edeceğiz...


bottom of page