top of page

TOPLUMSAL GERİLİM: Aklıselime Çağrı

SAFA MÜRSEL

Var olduğumuz her alanda bizi tanıtıp konumlandıran araç, dilimizdir. Muhatabımızı beyan veya beden diliyle tanırız. Her ilmin ve mesleğin bağımsız bir dili vardır. Siyaset bir ilim olduğu kadar, aynı zamanda meslek olarak da kabul edilir. Onun da kendine özgü bir dili vardır. Siyasetin bu dili acaba nasıl inşa edilmeli?


Çağdaş siyaset bilimci Andrew Heywood, “Şayet siyasette tarafsız ve bilimsel bir dil geliştirmek imkânsız ise, ne yapmalıyız?” diye soruyor. Sorusunu yine kendisi cevaplıyor: “Yapabileceğimiz en iyi şey, kullandığımız kelimelerde ve onlara yüklediğimiz anlamlarda açık olmaya çalışmaktır.” Heywood, George Orwell’e atıfla, “Dil, düşünceleri örten veya engelleyen değil, gerçek maksadı açığa çıkaran bir araç olmalıdır” diyerek, ‘aptalca birşey söylendiğinde, konuşan kişi tarafından bile o sözün ahmakça olduğunun açıkça anlaşılması gereğine’ vurgu yapıyor.

Yazar, açık ve kolay anlaşılabilir dil vurgusuna, eserinin ilerleyen sayfalarında daha anlamlı bir misyon yüklüyor. Sivil itaatsizlik akımlarının benimsediği, şiddet ve gerilimden uzak ‘ikna dili’nin siyasi mücadeleye ‘ahlaki güç kattığını’ örnekleriyle açıklıyor.

Peki siyasi rekabet ve mücadeleye ‘ahlaki güç katacak’ dil, profesyonel siyasetin acaba neresinde duruyor? Bu sorunun cevabı, farklı düşünceye tahammül ve muhalefeti kabul metodunda saklı olsa gerektir.

Her özgür ve çoğulcu yönetimde siyasi rekabetten beslenen bir gerilim dili mutlaka vardır ve doğaldır. Yaşanan bir gerilim, müzakere ve ikna ile yönetilebileceği gibi, tartışma boyutundan şiddete, oradan bir dikta krizine bile dönüşebilir. Gerilim ortamını makul tartışma düzeyinde tutabilmek, her şeyden önce bir medeni toplum göstergesidir. Gerilimi kontrol edebilen bir dil, kamu düzeni ve toplum güvenliği bakımından ayrı bir öneme sahiptir. Bu açıdan tekçi yönetimlerden çoğulculuğa geçiş ve muhalefetin kabulü, çok kolay ve istekle olmamıştır. Şu kadar ki, demokratik hakları ‘dişe diş mücadeleyle’ kazanmanın yüksek bedeli olacağını düşünen yönetimler, ‘muhalefet’ kurumunu sistem içinde muhafazayı seçtiler. Böylece ‘yönetilenlerin haklarının korunaklı hale geldiği’ ve ‘yönetime katılma fırsatının arttığı’ durumlarda, muhalefeti etkisiz kılma arayışından kaynaklanan gerilimler, bunalıma dönüşmeden aşılabildi. Bunun Batıdaki ilk örnekleri, ondokuzuncu asırda, muhalefete alan açan İngiliz ve Alman demokrasilerinde görüldü.


* * *


Muhalefeti kabullenerek çok partili demokrasiye geçiş, Türkiye açısından da kolay olmadı. Kemalist elit, görünüşte demokrasi kavramına yabancı değildi. Fakat 1925-1945 döneminde yapılan, bazılarına muhalefetin de katıldığı seçimler, imtiyazlı ve egemen tek parti yüzünden göstermelik kaldı. Bazılarının söylediği, bu dönemde ‘utangaç bir diktatörlük dönemi yaşandığı’ iddiası gerçekçi değildir. Bernard Lewis’in ifadesiyle o dönem, ‘kelimenin genel olarak anlaşıldığı şekliyle diktatörlük’ idi. Tek partili dönemde ‘halk olgunlaşıncaya kadar’ ülkeyi elitlerin yönetmesi görüşü resmen savunuldu. M. Kemal, ‘halk adına karar vericilerin ancak hakiki devrimciler olabileceğini’ söylüyordu. Yönetim katı, bu görüşün ne pahasına olursa olsun toplumda itirazsız kabulünü istiyordu. Antalya’da bir kahvehanede bir subay ile bir vatandaş arasındaki tartışmanın fiilî kavgaya dönüştüğünü öğrenen M. Kemal’in, “Ben orada olsaydım bir bölük mitralyöz [çok namlulu silah] getirir, oradakilerin hepsini biçerdim” dediğini o devrin gazeteci ve siyasetçilerinden Ahmet Ağaoğlu’nun hatıralarından öğreniyoruz. Münferit bir siyasi kavga sebebiyle devlet adına ölçüsüz şiddet kullanma hakkını kendinde bulan bir yönetimin, muhalefetin kurumsal varlığını kabullenmesi elbette beklenemezdi. Aynı anlayışın bir örneği olarak, 28 Şubat 1997 postmodern darbe sürecinin gerilimli günlerinde bir orgeneralin “Gerekirse silah kullanırız” diyerek halkı tehdid edişini hatırlayalım.

Tek partili yıllarda muhalif olmanın resmen kısıtlanıp yasaklandığı alan sadece siyaset kurumuyla sınırlı değildi. Yönetim tek parti eliyle şekillendikten sonra, sıra cephede yendiğimiz ülkelerin kültürünü filtresiz kabule gelmişti. Çünkü toplumun dinî değer ve kültürel gelenekleri, modernlikle bağdaşmadığı için terki gereken ‘Ortaçağ kalıntıları’ olarak görülüyordu. İnancın temellerini tahribe yönelen bu değişim sürecine muhalif olanlar, hapisten sürgüne ve hatta idama kadar varan cezalara maruz kaldılar. İstiklal Mahkemelerinin idamı öngören ara kararları, gerekçesi bile yazılmadan aynı gün infaz ediliyordu. Bazı Batılı ülkeler, bu tablodan insanlık adına rahatsızlık duymuşlardı. Tek partili dönemin başbakanı İsmet İnönü’den, “Astığınız bu insanların boynuna hiç olmazsa hangi kanun hükmünden dolayı idam edildiklerini gösteren bir mahkeme kararı asın” diye rica etmişlerdi. Kısaca, hukukun dip, gerilimin pik yaptığı dönemdi. Bu idamların çoğu, gerçek bir suçun gereği olmayıp, M. Kemal ve İ. İnönü ile omuz omuza İstiklal Savaşında mücadele veren asker-sivil kadrodan sakıncalı görülenlerin ‘icabına bakılması’ydı.

‘Çağdaş uygarlık’ sloganı, dünden bugüne, maddi-manevi kimliğe yabancılaşmanın adeta flaması olarak kullanıldı. Yönetim, kitleleri inançlarından soyutlayarak, kültürsüz ve deforme bir yığına dönüştürme çabasında iletişim odaklı gerilim üretmekle yetinmemiş, daha baskıcı yöntemleri de yedeğine almıştı. Kimlik kodlarıyla oynanan, suskun ve tepkisiz bir toplum arzu edilmişti. Yüksek gerilimli bu dönüşüm ısrarına ilk itiraz Bediüzzaman’dan geliyordu. Onun yönetimden isteği, öncelikle düşünce ve ifade hürriyetine saygılı olunmasıydı. Ancak onun bu isteği kabul edilmediği gibi, Kur’an’ın yaşanan zamandaki bir tefsiri olan eserlerini yayma çabaları sebebiyle sayısı bini aşacak iddianamelerin gedikli kavramı olarak ‘rejime muhalefet’le suçlanıyordu. Kendisi, düşünce açıklamanın bir insanlık hakkı olduğunu, fikren muhalefetin siyaseten suç sayılamayacağını savunma zorunda kaldı. Çıkarıldığı her mahkemede özgürlük dersi niteliğindeki şu ifadeler, savunmasının özüydü: “Malumdur ki, her hükûmette muhalifler bulunur. Asayişe, emniyete dokunmamak şartıyla hiç kimse vicdanıyla, kalbiyle kabul ettiği bir fikirden, bir metoddan dolayı mes’ul olmaz. Bu hukukî bir mütearifedir.” Devamla İngilizlerin yüz sene Hindistan’da sömürgeci bir ülke olarak hüküm sürdüğünü ve Müslümanlar, İngiliz yönetimiyle bağımsızlık mücadelesi verdikleri halde İngiliz mahkemelerinin Müslümanların dinî hayatına saygılı davrandığını, inancı sebebiyle kimseyi mahkûm etmediğini dikkate veriyordu Bediüzzaman. Bir sömürge yargısının din ve vicdan hürriyetine saygısını, kendi yargısının da örnek almasını istiyordu.

İnsan haklarının sınırlandığı durumlarda yargı kurumunun tarafsızlık ve bağımsızlığını koruması, onun nazarında ayrı bir öneme sahipti. Halife Hz. Ömer’in (ra) devlet başkanı iken bir Hıristiyan ile mahkemede davalaştığından bahisle yaptığı şu değerlendirme, hukuk nosyonuna sahip her yönetici için uyulması gereken bir kriter niteliğindedir:


“Adalet müessesesi hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirliğe kaymaz. Bu, din ve vicdan hürriyetinin bir ana umdesidir ki, komünist olmayan şarkta, garpta bütün dünya adalet müesseselerinde cari ve hakimdir. Haksızlığa karşı, zulme karşı, kanunsuzluğa karşı muhalefet hiçbir hükûmette suç sayılmaz; bilakis muhalefet meşru ve samimi bir muvazene-i adalet unsurudur.”


Ancak Bediüzzaman’ın savunduğu, özgürlükçü hukuk sistemlerince benimsenen düşünce ve ifade hürriyetini dikkate alan bir yönetime kavuşmak için tek parti dönemini sonlandıran 1950 seçimlerini beklemek gerekmiştir.


* * *


İkinci Dünya Savaşı sonrası şartlarında doğu ve batı sınırlarımızdaki komşu ülkeleri işgal eden Stalin Rusya’sının yayılmacı tehditlerinden korunmak, ABD’den ekonomik yardım alabilmek, Batılı demokratik ülkelerin oluşturduğu ‘yeni dünya düzeni’ne katılabilmek için, 1946’dan itibaren çok partili siyasete geçiş şart koşulmuştu. Toplumdan gelen taleplere ve dış konjonktüre direnemeyeceğini gören CHP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, partisindeki dirence rağmen çok partili hayatı kabullenmek zorunda kaldı.

Çok partiyle 1950’de yapılan ve ‘muhalefetin ezici zaferiyle sonuçlanan, gerçekten serbest ve dürüst seçim’ CHP’nin mağlubiyetini ve tek partili dönemin de sonunu getirdi. Siyasi varlığı gerilim ve krizden beslenen bu partide, seçim kaybını hazmedemeyen parti içi unsurlar tenkit oklarını genel başkanlarına çevirdiler. İktidar kaybının sorumlusu olarak liderlerini eleştirmeye başladılar. Halkını ciddiye almayan baskıcı yönetimlerin geleceği olamayacağına işaret eden İsmet İnönü, parti grubunda kendisini şu ifadelerle savunuyordu:

“Bu ülke gezgin İstiklal Mahkemeleriyle yönetilemez. Atatürk sağ olsaydı yönetimini beş yıl daha sürdüremezdi. Diktatörlük devrimle yıkılmaya mahkûmdur. Biz demokrasiyi doğal yoldan yerleştirmeye çalışıyoruz.”

Seçime dayalı çoğulcu siyasi sistemi ‘doğal yoldan yerleştirme’ çabaları doğru bir tercih idi. Fakat darbeyi çözüm gören askerî bürokrasi, çok partili demokratik ortamı sabote amaçlı darbelerde sivil ayaklarını hep CHP kimliğinde buldu. Olağanüstü dönemlerin sivil insan kaynağı sanki bu parti idi. Bu durum, vesayetçi anlayışın partide ne kadar derin tortular bıraktığının göstergesiydi. Askerî bürokrasinin inisiyatifiyle gerçekleşen 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 fiilî darbeleri ile 28 Şubat 1997 ve 27 Nisan 2007 muhtıraları gibi büyüklü küçüklü bütün darbeler sivil ayaklarını bu kaynaktan teminde hiç zorlanmadı.

Siyaset pratiğinde özgür, çoğulcu ve sivil yönetim geleneği güçlü olmayan toplumlarda diktacı yönetim heveslerinin aktif ve etkin olacağına dikkat çekilir. “Bir millet cehaletle hukuku bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebid eder” sözü, büyük ölçüde bu gerçeği ifade eder. Yaşadığımız bölge başta olmak üzere, günümüz küresinde baskıcı yönetimlerin hatırı sayılır örnekleri var. Hak ve adalet odaklı yönetimler, denetimsiz baskıcı yönetimlerin yerini henüz yeterince alabilmiş değil.

Yaklaşık son yüzelli yılımız, meclise dayalı çoğulcu yönetimi hayata geçirme arayışıyla geçti. Şu bir gerçek ki, asırlık arayışın son yirmi yılında, sivil ve askerî kanadın yönetimdeki yer ve yetkilerini belirlemede, yasal ve anayasal alanlarda önemli mesafeler aldık. Bu kazanımlardan sonra artık özgür, çoğulcu ve sivil yönetim modelini gerilim tuzaklarına feda etme lüksümüz yok. Bu sınavda milletçe başarılı olmak zorundayız. Meclisi faal ve etkin, denetlenebilir ve sürdürülebilir bir yönetimi kalıcı kılmak, rotamız olmak gerekiyor.


* * *


Dünden bugüne maddi-manevi alanda ne kazandıysak, toplum çoğunluğunun seçtiği siyasi kadrolar eliyle kazandık. Muhalefet kurumu, sistem içindeki etkili yerini herşeye rağmen korudu. Yönetimin seçimle belirlendiği her toplumda muhalefet gerilim kurumu değil, varlığı zorunlu denetim kurumudur. Seçmen, seçimlerde iktidar ve muhalefetin gerilim politikalarını değil, proje ve tasavvurlarıyla güven vaad eden tekliflerini satın alır. Bizde de hep böyle oldu, çok da yanılmadı.

Seçmenin çoğulcu siyasi kültürü özümsediğinin farklı ve güzel bir örneği 2002 seçimlerinde yaşandı. Çevresinde sosyal demokratların bile hâlelendiği ‘muhafazakâr demokrat’ kimliğin kapsayıcı-kuşatıcı yönetiminde bir oluşumla yirmibirinci yüzyıla şeffaf bir seçimle güzel bir giriş yaptık. Toplumda kör talihin yenildiğine, asırlık beklentilerin gerçekleşeceğine ilişkin ümitli bir ortam oluştu. Tarihen mevsuk olmayıp Osman Gazi’yle ilgili bir romanda yer almakla birlikte Şeyh Edebali’nin Osmanlı devletinin kurucusu Osman Bey’e nasihatleri olarak şöhret bulan ve “Bundan sonra öfke bize, uysallık sana! Geçimsizlik bize, adalet sana! Bölmek bize bütünlemek sana!” diye devam eden öğütleri, Mecliste iktidarı ve muhalefeti temsil eden iki siyasi lider arasında sahiplenme yarışına sahne oldu. İnsani, ahlaki ve siyasi değerler, bu sayede kolektif hafızamızdaki yerini güncelledi. Siyasi aktörlerimizin bugün bu söylemlerin neresinde olduğunu, niyet okurcasına sormayacağım. Fakat bu söylemlerin kimyasının bozulduğuna ilişkin algının toplumda filizlendiğine işaretle yetineceğim. Toplum desteği yönüyle eğer birilerine siyasi maliyeti olursa kimse şaşırmasın…

Yirmibirinci asra girişimizin ilk on yılı, demokratik vizyon oluşturma çabası başta olmak üzere, maddi-manevi kazanımlarla geçti. Sosyal devlet performansında ilk yıllardan itibaren önemli mesafeler alındı. Güçlenen bir orta sınıf oluştu. Refah seviyesinde hissedilir bir iyileşme yaşandı. Anayasa, değişiklik düzenlemeleri 2010 halk oylamasına sunularak, geniş bir katılımla daha demokratik bir içerik kazandı. Hukuk devletini sahiplenme anlamına gelen Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı, Yüksek Askerî Şura kararlarının yargı denetimine alınması gibi, eski Türkiye’ye göre devrim niteliğinde, hukuk devletini güçlendiren kazanımlar sağlandı.


* * *


Takvimler 7 Şubat 2012’yi gösterdiğinde, güvenlik ve yargı bürokrasisinden zuhur eden ve dinî cemaat kimliği altında iktidarı etkisiz kılmaya yönelik ataklar yeni bir gerilim dönemine girişimizin habercisi oldu. 15 Temmuz 2016 tarihinde aynı odağın giriştiği darbe teşebbüsüyle birlikte, siyasetin giderek tırmanan gerilim dili yıkıcı biçimde eyleme dönüştü. İç ve dış destekli bir operasyonla karşı karşıya olduğumuz, toplumun büyük çoğunluğu tarafından anında görüldü. Devletin güvenlik güçlerinin yanında halkın da yer aldığı meşru bir direnişle, gece başlayan silahlı fiilî ve kanlı tehdit sabaha karşı bertaraf edilmiş oldu.

Hükûmeti, bu yeni süreci olağanüstü hal şartlarında yönetme konusunda önemli bir sınav bekliyordu. Silahlı kalkışma unsurlarının hukuk içinde, adaletin teminatı olan ‘kişisel sorumluluk’ ilkesi gözetilerek yargılanması, mücadelenin hayati bir boyutu idi. ‘Kimin cemaat içinde veya dışında olduğunun’ belirsizliği en büyük handikaptı. Çünkü ayrışma toplumun bütün kesimlerine ve aile fertlerinin arasına kadar girmişti. Ailede eşler arasında, eşlerle çocuklar arasında ve çocukların kendi aralarında çok keskin ayrışmalar vardı. Aile çevresindeki ayrışma bununla kalmıyor, karı-koca arasında boşanmaya kadar varıyor yahut nişanlılar ayrılmaya gidiyorlardı. Amcalar, dayılar, halalar, teyzeler, damatlar ve gelinler, komşular gibi nice yakınlıklar arasında gerilim dozu yüksek farklılaşma vardı. Aynı evin bir ferdi müebbet hapse giderken, bir diğer ferdi siyaset veya bürokrasinin ikbal merdivenlerini tırmanıyordu. Her alanda kimin nerede konumlandığını tespit kolay değildi. Onun için adalet terazisi, önündeki her olayı çok hassas tartma yükümlülüğü altında idi. Darbe teşebbüsü öncesinde muhatap yapıyı ‘ibadet, ticaret ve ihanet’ kategorisinde ‘tabakalara’ ayıran ‘makul tasnif’e uygun tedbirler alınabilir, mağduriyetler en aza indirilebilirdi. Nedense bu yapılmadığı gibi, soruşturmalar için benimsenen ‘makul şüphe’ kriterinin kolaycı tabiatından kaynaklanan şikâyetlere ve savunulamayacak hak ihlallerine alan açıldı.

Diğer yandan bine yakın şirkete atanan kayyum yönetimlerinin, ‘işletmenin bütünlüğünü korumak’ ilkesine sığınarak soruşturma dışı ortakları dışlayan tutumu açık bir hak ihlali idi. Soruşturma dışı hisseler âdeta fiili bir müsadere yaşıyordu. Hukukta adaletin temeli olan ‘suçun şahsiliği’ ilkesi bu alanda işlemediği gibi devam ediyor.

Hak kavramı, hiçbir hukuk sisteminde Kur’an’daki kadar güçlü korunmamıştır. Haksız yere bir cana kıymayı bütün insanlığı öldürmekle bir tutan Kur’an âyetinden aldığı dersle Bediüzzaman’ın dile getirdiği gibi, Kur’an’ın nazarında “Bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir fert dahi, umumun selâmeti için feda edilmez. Cenâb-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez.” (Güçlüyü haklı kabul eden Batı hukukunda, bu yüksek hak hassasiyetini görmek mümkün değildir.)

Münhasıran şahsa bağlı (yaşama ve mülkiyet hakkı gibi) kişilik hakları, Kur’an’da mükerrer naslarla koruma altındadır. “Hiçbir günahkâr başkasının günahının yükünü yüklenmez” âyetiyle vaz’edilen suçun ve cezanın şahsiliği ilkesi gereği, “Birisinin hatasıyla başkası mesul olamaz. Kardeşi de olsa, aşireti ve taifesi de olsa, partisi de olsa o cinayete şerik sayılmaz.” “Birisinin günahıyla başkası muahaze ve mes’ul olmaz, İslâmiyetin bir kanun-u esasîsidir.”

Bu satırlardaki hak kavramının, öncelikle toplumsal bir değer yargısı olarak dikkate alınması gerekir. Kaldı ki, bu ifadelerde doğal hukuk açısından da ilgisiz kalınamayacak tanımlar yapılmaktadır. Pozitif hukuka da bu hassasiyetle eğilme gereği vardır. “Dicle kenarında ayağı incinen koyunun” hukuku da aynı hak hassasiyetiyle korunmaya tabidir. Masumla suçluyu, sorumlu ile sorumsuzu ayırmada gereken özenin gösterilmesi, sadece bir hukuk politikası değil, aynı zamanda insan hakları sorunudur. Hak kavramına kayıtsız makul şüpheci bir süreçten, hata ve yanlışlıkların telafi edileceği bir sürece girmek gerekiyor. Bu bir zaaf değil, hakka saygılı bir yönetim sorumluluğudur.

İktidarı bugünlere taşıyan ortak akıl ve liyakat öncelikli yönetim üslubunun, daraldığı, kişiselleştiği ve hatta merkezîleştiği duygusu, toplumda giderek karşılık buluyor. Anayasa nitelemesiyle ‘Devletin birliği, milletin bütünlüğünü’ temsil makamının kapsayıcı ve kuşatıcı üslubunu koruması, hem insani, hem anayasal bir yükümlülüktür. Yönetim adına kullanılan gerilim üslubu, eleştiriden ziyade yer yer aşağılamayı ve ötekileştirmeyi çağrıştıran sınırlarda dolaşıyor.

Takdir edilmelidir ki, gerilim üslubundan en büyük yarayı, toplumsal barış ve dayanışma duygusu alır ve siyaseten sorumlular da yıpranır. Tarihçi ve siyaset bilimci Kemal Karpat, bir partinin “Muhalefet için muhalefet yapma noktasına gelmesini eleştirebiliriz. Ancak (…) demokratik rejimlerde asıl sorumluluk, sinirlerine hâkim olması gereken hükûmet kanadındadır” ifadesiyle yönetim sorumluluğunun önemine dikkat çekiyor.

Bu yazının ikinci paragrafında, “gerilimden uzak ikna dilinin siyasi mücadeleye ahlaki güç kattığı” ifade edilmişti. Bilimsel bir eserden alınan bu ifadedeki ikna dili, öncelikli ihtiyaç olarak hissedilmelidir. Agresif eleştiri dili toplumda mâkes bulmuyor ve tasvip görmüyor.

Ülkenin maddi-manevi standartlarını daha ileri taşımak için kuruluş aşamasındaki farklı eğilimlere açık, toplum çoğunluğunu kuşatıcı yaklaşımın korunması gerekir. Aksi takdirde, toplumda dar kadrocu ideolojik parti algısının uyanması uzak ihtimal değildir. Yola çıkarken benimsenen ve toplumu oldukça rahatlatan fabrika ayarlarının hafızası yirmi yıl öncesinin arşivlerindedir. Konuşan, tartışan, eleştiren, eleştirilen, özgüvenini yakalamış, mefkure yüklü bir gelecek ve şeffaf toplum tasavvuru o arşivdedir. Başarılı bir yol haritasına kaynak olmuştur. O günden bugüne sosyal, siyasi, ekonomik alanda yaşananlar sebebiyle zihinler oldukça stres yüklüdür. O arşiv, zihnen tazelenmek için samimi bir sahabet bekliyor.

Her alandaki yarış ve rekabette kullanacağımız dilin en güzel dersi şüphesiz Kur’an’da yer alıyor. Kur’an, insanlar “en güzel sözü söylesinler” diyerek, hepimizi ‘sözün en güzelini söylemeye’ davet ediyor. “Ona yumuşak söz söyleyin, belki düşünür” ikazı, öfkesiz bir dil kullanmanın ve insan gönlünü ikna ile kazanmanın belagat şifresini veriyor. “Onların içlerine tesir edecek güzel söz söyle” emri, ikna edici ve delillerle yüklü bir diyaloğu öne çıkarırken, asabi ve nefret yüklü sözler karşısında insanların ‘dağılıp gideceğini’ söylüyor.

Bu sözler, her birimizin ders alması için yeterli bir ikaz ve hatırlatma değil mi?



Comments


bottom of page