top of page

SEVGİSİZ DİN DİLİ

ÜMİT ŞİMŞEK


Mekke’nin fethin üstünden henüz uzun bir zaman geçmemişti. Fetih günü Resulullah’ın Mekkelilere tek bir incitici söz dahi söylemeksizin “Hepiniz serbestsiniz” diyerek onları evine göndermesinden sonra, mü’min olsun olmasın, insanlar huzur ve güven içinde hayatlarına devam ediyorlardı. Ancak içlerinden biri vardı ki, Allah’ın Resulüne karşı duyduğu kini içinden hiç atamamış, hatta onu öldürmeyi bile aklına koymuştu.

Bir gün bu niyetle Kâbe’ye vardı. Resulullah orada, Kâbe’yi tavaf ediyordu. Sinsice yanına yaklaştı.

İyice yaklaştığı sırada Resulullah ona döndü, “Sen Fedâle misin?” diye sordu.

O da “Evet, Fedâle’yim” dedi.

Resulullah “Şu anda aklından ne geçiriyordun?” dedi.

Fedâle “Hiçbir şey” diye cevap verdi.

Resulullah tebessüm etti. Sonra da elini Fedâle’nin göğsüne koydu. Onun için Allah’a dua etti, kalbinden geçenlerden dolayı onu bağışlamasını istedi.

“O anda kalbim imanla doldu, derin bir huzur hissettim,” diyordu Fedâle. “Allah’a yemin olsun ki, elini göğsümden çektiğinde, artık o Allah’ın yarattığı insanlar içinde benim en çok sevdiğim kişi idi.”

Fedâle’nin Müslüman oluşu, diğerlerininki gibi bir muhabbet hikâyesinden başka birşey değildi. Bir dokunuşuyla onun göğsünü sevgiyle dolduran zâtın davetine uyan herkes kendisini bir muhabbet deryası içinde buluyordu. Onun bir emriyle insanlar kardeş oluyor, bir sözüyle en kaba ve acımasız âdetlerini terk ediyor, ondan aldıkları derslerle birer ahlâk ve fazilet kahramanına dönüşüyorlardı.

Cafer b. Ebî Talib’in Necaşî’ye nasıl bir din üzere olduklarını anlatırken söylediği şu sözler, bu konuda söylenebilecek herşeyi mükemmel şekilde özetliyor:


“Biz cahil, putlara tapan, leş yiyen, çirkin işler yapan, akrabalarla bağlarını koparan, komşuya kötü davranan, kuvvetlinin zayıfı yiyip bitirdiği bir toplum idik. Allah bize soyunu, doğruluğunu, güvenilirliğini ve iffetini bildiğimiz bir elçi gönderinceye kadar bu hal üzere devam ettik. O elçi bizi Allah’a, O’nu birlemeye ve O’na kulluğa davet etti. Atalarımızın ve bizim Allah’tan başka taptığımız taş ve putları terk etmeye çağırdı. Doğru sözlü olmayı, emaneti ehline vermeyi, akrabayla ilişkiyi devam ettirmeyi, güzel komşuluk yapmayı, haramlardan ve kan dâvâsı gütmekten kaçınmayı emretti. Çirkin işleri, yalan konuşmayı, yetim malı yemeyi ve iffetli hanımlara iftira atmayı bize yasakladı. Sadece Allah’a kulluk etmemizi ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamamızı istedi.”


Hayatın bütün gözeneklerine nüfuz eden bu üstün ahlâk, hiç şüphesiz, insanların dillerinde de eserini gösterecekti ve gösterdi. O kadar ki, kinleri ağzından taşan düşmanlara karşı söz söylerken dahi, bırakın hakaret ve küfür lâfızlarını, herhangi bir kaba söz sarfetmeyi dahi Allah’ın Resulü hoş görmüyordu. Bir grup Yahudi bir gün Resulullah’a “Es-sâmu aleyke” (Ölüm senin üzerine olsun) diye hitap edince Resulullah “Ve aleyküm” diye selâmlarını almış, orada bulunan Hz. Âişe validemiz ise “Ölüm de, lânet de sizin üzerinize olsun” diyerek ağızlarının payını vermişti. Resulullah bunu hoş karşılamadı ve “Âişe, çirkinleşme, Allah her işte yumuşaklığı sever” buyurdu. Âişe validemiz “Onların neler söylediğini duymadın mı?” deyince “Duydum, ben de ‘Ve aleyküm [Sizin üzerinize olsun]’ dedim. Onların bizim hakkımızdaki duaları kabul olunmaz, ama bizim onlar hakkındaki duamız kabul olunur” buyurdu.


* * *


Kur’an ve sünnetin insanları tanıştırdığı âlem, standartları çok yüksek bir hayat seviyesini temsil ediyordu. Rahmet ve adalet temelleri üzerinde yükselen bu hayat seviyesinde insanlar arasında saygı ve sevgi alınıp verilirdi. Düşmanın da hukukuna saygı gösterilir, savaş meydanını terk eden düşmanın peşinden gidilmez, ölülere müsle yapılmaz, yani vücut bütünlüklerine zarar verilmez, esirlere kendi yediklerinden yedirilirdi. Müslümanlara müşrik kadınları nikâhları altında tutmayı yasaklayan âyet, Müslüman erkeklere müşrik hanımlarına verdikleri mehri geri istemelerini bildirirken, müşrik erkeklerin hakkını da ihmal etmiyor ve “Onlar da Müslüman hanımlarından mehirlerini geri istesinler” diyordu. Mekke’nin fethinde ise müşrikler bundan çok daha fazlasını gördüler. Kendilerine dokunulmadığı gibi, vaktiyle Müslümanlardan gasp ettikleri mal ve mülkler dahi onlardan geri alınmadı.

Müslümanların kendi aralarındaki iman bağı ise, ana-baba bir kardeşliğin de ötesinde bir muhabbet alışverişi halini almıştı. Sevmek bir yana dursun, sevgiyi dile getirmekte gecikmeyi bile Resulullah hoş karşılamıyordu. Bir mü’mini sevdiğini söyleyen sahabîye “Bunu ona söyledin mi?” diye sormuş, “Hayır” cevabını alınca “Git ona söyle” buyurmuş, emri alan sahabî de arkadaşının arkasından koşup yetişmiş ve sevdiğini ona söylemişti.

Fakat o insanlar evvelden beri birbirleriyle muhabbet içinde geçinen kimseler değildiler. Cafer-i Tayyar’ın da anlattığı gibi, kuvvetlinin zayıfı yiyip bitirdiği bir toplumdu o günkü toplum. Lâkin Allah onların kalplerini kaynaştırmış ve bir dokunuşla onları kardeş yapıvermişti. Onların üzerinde hükmeden, ‘çok seven ve çok sevilen’ Rablerinin nimetinden ve muhabbetinden başka birşey değildi. Kitabında Allah’ın inananlara vaad ettiği de yine O’nun sonsuz muhabbetiydi. Buna ulaşmanın yolu ise, dünyanın en çok seven ve sevilen insanına benzemeye çalışmak idi:

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”


* * *


İlâhî muhabbetin parıltılarıyla süslenen o mutlu günler bir Asr-ı Saadet idi, belki bir Asr-ı Muhabbet idi. Daha sonraki asırlarda saltanatla beraber insanların hayatına servet, mevki, makam ve şöhret gibi unsurlar girdikçe, merhamet ve muhabbet gibi temel değerler de eski nüfuzunu yitirdi. Hatta, Kur’an’ın onca âyeti Allah’ın kimleri sevip kimleri sevmediğini açıkça bildirir ve muhabbetullahı mü’min kullara hedef olarak gösterirken, muhabbeti ulûhiyete yakışmayan bir noksan sıfat olarak görenler ortaya çıktı. Ondan sonra da “Allah sever mi, Allah sevilir mi?” tartışmaları başladı.

Her ne kadar Ehl-i Sünnet mezhepleri bu görüşe iltifat etmedilerse de, zaman içinde geliştirilen yöntemlerle, doğrudan doğruya Kur’an ve sünnetin yöntemini takip etmek yerine, Allah’ı selbî-sübutî sıfatlar gibi birtakım tasniflerle tanıtma yolu tercih edildi. Lâkin bu tasnifat içinde adalet, rahmet, muhabbet, meveddet gibi sıfatlara maalesef yer verilmemişti. Bu yolla Allah’ın ilim, irade ve kudretinin herşeyi kuşattığını, hiçbir şeyin O’ndan gizlenemeyeceğini, hiçbir kuvvetin O’na karşı çıkamayacağını öğreniyorduk, ama O’nun herşeyi kuşatan rahmetinden, kullarını sayısız sevgi bağlarıyla birbirine bağlayan sonsuz muhabbetinden, her türlü haksızlıktan sonsuz derecede münezzeh olan adaletinden haberimiz olmuyordu. Gerçi içinde yaşadığımız âlemde, özellikle anne ve babalar ile evlâtlar arasında sevgi ve şefkat tezahürleri eksik olmuyordu; ama bunlar ile göklerin ve yerin Rabbi arasında doğrudan bir bağ kuracak ve bu gördüklerimizden O’na intikal edecek bir eğitim almamıştık. Bu bağlantıyı kendi tefekkürümüzle kuracak olsak bile, din eğitiminin buna doğrudan bir katkısı olmadığı için, şefkat ve muhabbetin dinde hayatî önemi haiz bir yeri bulunduğu sonucuna varmak ve bunun sonucu olarak bu kavramları dinî hayatımızın baş köşesine yerleştirmek hemen hemen imkânsız hale gelmişti.

Bu durumun vahametini, konuya başka bir açıdan bakarak da tasavvur edebilirsiniz:

Rahmeti herşeyi kuşatan, bütün anne ve babaları—insandan başka mahlûkat da dahil olmak üzere—şefkatle donatan, yerden ve gökten sayısız nimetlerini üzerimize yağdırarak bizi sevdiğini gösteren ve bize sevmeyi öğreten Allah’ın bizi bir gün huzuruna alarak yaptıklarımızın karşılığını vereceğini öğrendiğimiz takdirde O’na kavuşmak iştiyakını bütün varlığımızda hissetmez miyiz?

Mantığımız bu soruya evet cevabı verecek olsa da, hislerimiz yapmacık bile olsa bu cevabı veremiyor. Çünkü biz Allah’ın rahmetini bizim hiçbir zaman erişemeyeceğimiz mertebelerdeki seçkin kullarına hasredilmiş farzettiğimiz—veya öyle farzetmeye alıştırıldığımız—için, Allah’ın huzuruna çıkmayı da, bize en şiddetli uyarı ve azarlamalarını lâyık gören çatık kaşlı bir hesap görücü tarafından defterimizin dürülmesi şeklinde anlamaya daha yatkın bulunuyoruz. Bunun sonucu olarak da, O’nun huzurunda bulamadığımız şefkat ve mağfireti O’nun çok az sayıdaki seçkin kullarının aracılığında arıyoruz. Ve bu zannımız, Allah’ın Resulünden gelen “Hiçbiriniz Allah hakkında hüsnüzan etmeksizin can vermesin” şeklindeki emir ve müjdeyi işitmemize, işitsek bile ciddiye almamıza engel teşkil edebiliyor.

Çünkü aldığımız dinî eğitim ve maruz kaldığımız din kisveli ürkütücü telkinler, Allah’a kavuşmayı böyle bir tablo içinde bize sunmuyor; şiddet ve cezayı manzaranın tam ortasına yerleştiriyor, bunu kısmen de olsa dengeleyecek şefkat ve muhabbet unsurlarını ise bu manzaraya katmıyor. Sonuç olarak, inanç, bizim dünyamıza sevgiden yoksun, asık bir çehreyle giriyor. Daha sonra biz de bu şekilde aldığımız şeyi yine aynı şekilde, hatta şiddet unsuru daha da yoğunlaşmış bir şekilde başkalarına satıyoruz. Ondan sonrasına gelince, bunu da en özlü bir şekilde özetleyen bir mektubu, Özgür ve Bilge dergisini çıkarırken bir hanım okuyucudan almıştık. Bu okuyucumuz, küçüklüğünde Allah’ın insanları yakacağını işittikten sonra dehşete kapıldığını anlatıyor ve yanmaktan kurtulmak için yaptığı planı anlatıyordu: Büyüyünce ilk fırsatta Türkiye’den kaçacak, böylece Allah onu yakalayamayacaktı! Rahmetli Cem Karaca ise Allah adına uygulanan şiddet ile Allah’ın mescitlerinde tanışanlar arasındaydı. “İmam tarafından camiden kovulduğumda yedi yaşındaydım. Geri dönmem yetmiş yılımı aldı” diyordu.

Elinde cehennem ateşini tutarak Allah’a çağıran bir zihniyetin insanları ürküterek verdiği zarardan daha kötüsü, kendileri gibi sevgi ve şefkat yoksunu insanlar yetiştirerek emsallerini çoğaltmak olmuştur. Ali Özek merhum, Kur’an kurslarında dayağın önüne geçmek için bir defasında 20-25 kadar kurs hocasını toplayarak onları ikna etmeye çalıştığını, ama içlerinden bir kısmının “Bu iş dayaksız yürümez” diye sonuna kadar direndiğini anlatıyor.

Gariptir, sevgisiz din dilinin en ziyade keskinleştiği zamanlar, din düşmanlarından ziyade dindarlara yöneldiği zamanlar olmaktadır. Hattâ, Ehl-i Sünneti savunmanın İslâm’ı savunmaktan, Ehl-i Sünnet içindeki bir grubu savunmanın da Ehl-i Sünneti savunmaktan daha popüler bir cihad modeli halini aldığını açıkça görüyoruz. Bazıları bunu ‘Allah düşmanlarına düşmanlık’ olarak adlandırıyor ve Allah katında salih amelden ziyade buna ümit bağladığını ilân edebiliyor. Aynı cahiliyet hamiyeti, bazılarını, İmam Gazzâlî imzasıyla yayınladıkları kitaplarda Seyyid Kutub’u anarşist ilân etmeye; Elmalılı, Mehmed Akif, Mevdudî gibi mümtaz şahsiyetleri Abdullah ibni Sebe’ ve Hasan Sabbah ile aynı kefeye koyarak lânetlemeye, cemaatine yönelik en masum ve haklı bir eleştiride bulunacak olanları Velid bin Mugîre’ye benzetmeye sevk edebiliyor. İnternetin, özellikle sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte bu çirkin dilin de gittikçe sivrileşerek yaygınlaştığı doğrudur; ancak bunun suçunu internete ve sosyal medyaya yüklemek doğru değildir. Çünkü bunlar insanları ne çirkinleştirir, ne de güzelleştirir; sadece insanın içinde olanı ortaya çıkarır ve vurgular. Aynı zamanda şu gerçeği de gösterir ki, insanların ve dâvâların içi boşaldıkça gürültüsü ve kabalığı artmaktadır.


* * *


Ne var ki, bu sevgi yoksunluğu, bu kabalık, bu nefret dili hiç kimseyi bugünkünden daha iyi bir yere götürecek değildir. Eğer ilk Müslümanlar da bugünkü halefleri gibi davranmış olsaydı, bir sonraki kuşağa bırakacak hiçbir şeyleri olmayacaktı. İslâm içinde de, haklı sebeplerle bile olsa, nefret ve husumeti elden bırakmayan gruplar, ümmetin problemlerine çözüm getirmek bir yana dursun, bizzat problem kaynağı olagelmişlerdir. Mısırlı mütefekkir Ahmed Emin’in, “Şiîlik hareketi, kin ve düşmanlıklarından ötürü, İslâm’ı yıkmak isteyen herkesin sığınağı olmuştur” şeklindeki tesbiti bu gerçeğin bir şahididir. Eğer ABD’deki zenci hareketi maruz kaldığı nefrete aynı dille cevap verecek olsaydı, bugün zenciler hâlâ otobüslerin arka koltuklarında oturmaya devam edeceklerdi. “Karanlık karanlığı gideremez, bunu ancak ışık yapar” diyor Martin Luther King. “Nefret de nefreti gideremez, bunu ancak sevgi yapar.”

Bu evrensel gerçeğe rağmen insanlar, hele düşmanın dahi izzetinefsini kırmaktan kaçınan bir Peygambere ümmet olan insanlar, nasıl oluyor da yakalarını nefret ve husumetin elinden bir türlü kurtaramıyorlar?

Amerikalı yazar Katherine Anne Porter diyor ki: “Sevgi öğrenilmek ister: öğrenilmek, tekrar tekrar öğrenilmek. Bunun sonu yoktur. Nefret ise öğrenilmek istemez, yalnız tahrik edilmeyi bekler.”

Bu ifadeler, aynı zamanda, Müslüman olmanın da çok güzel bir tarifidir. Çünkü Müslüman olmak demek, herşeyden önce kendini tanımak ve kendisinde görünen eserleriyle Rabbini tanımak demektir. İşte bu tanıma, hiç bitmeyecek bir muhabbet macerasının başlangıcıdır.

İnsan kendi yaratılışına bakar, herşeyden âciz ve habersiz bir varlık olarak dünyaya gelişini, sonra bir anne-baba şefkatiyle koruma altına alınmış şekilde yetişmiş olduğunu görür. Sonra başka yavrular ve anne-babalar geçer gözlerinin önünden. Daha sonra bütün canlılar, bütün yavrular ve anne-babalar geçer... Kendisini ve dünyayı bir şefkat ve muhabbet deryası içinde bulur. Ve aklı bir sorunun peşine düşer: Nereden gelir bütün bu şefkatler, muhabbetler?

Sonra insan yerden fışkıran, gökten yağan nimetleri görür, saymaya kalkar, saymakla bitiremez. Yalnız bütün bunlarda dünyayı dolduran sayısız varlıkların hepsinin birden ayrı ayrı ihtiyaçlarının karşılandığını, her biri için her an yeryüzünün her bir köşesinde sayısız sofraların kurulup kaldırıldığını görür. Ve aklı yine bir sorunun peşine düşer: Nereden yağar bütün bu nimetler, kim kurup kaldırır bu sofraları?

Bunlar gibi nice sorular peşpeşe zihnine doluşurken, başka birşeyin farkına varır insan: Aradığı soruların anahtarı uzaklarda değil, kendisindeymiş!

O an, insanın içindeki muhabbet pınarını keşfettiği andır. Bu keşiften sonrası ise, bitip tükenmek bilmeyen ve tadına doyum olmayan bir keşifler yolculuğudur.

Etrafını çevreleyen her türlü güzellik karşısında, içinden bir sevmek arzusunun fışkırdığını görür.

O arzunun peşine düşünce, başka güzelliklerle tanışır. İhsanın güzelliğini, ikramın güzelliğini, affetmenin güzelliğini, adaletin güzelliğini, hikmetin güzelliğini, merhametin güzelliğini, muhabbetin güzelliğini keşfeder.

Kur’an ona “Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara ihsan et” der. O da Rabbinin ihsanına kavuşmaktan aldığı lezzetin yanında, Rabbinin ihsanından başkalarına ihsanda bulunmak gibi çok daha yüksek bir ihsana erişir ve bununla Rabbini tanır ve sever.

Kur’an ona “Allah’ın da seni affetmesini istemez misin?” diye sorar. O da Rabbinin bağışlayıcılığını hem O’nun öğrettiği gibi affetmek, hem de O’nun tarafından affolunmak suretiyle öğrenir ve sever.

Allah’ın Resulü ona bir misal verir: Çölde seyahat ederken uyuyakaldığı yerde devesiyle beraber herşeyini kaybeden ve hayattan ümidini keserek ölmek üzere kolunun üzerine başını koyup yattığı bir sırada bütün kaybettiklerini tekrar yanıbaşında bulan bir adamın sevincini anlatır ona. Ve der ki: “Bir kul tövbe ettiği zaman Allah’ın duyduğu sevinç, o adamın devesini bulduğu andaki sevincinden daha fazladır.” Bu misalde o, bütün günahlarını yüklenip de dergâhına af için başvuran bir kulu sadece affetmekle kalmayıp kucağını lütuf ve ikramlarla doldurarak geri gönderen bir Rabbin affedişindeki güzelliği anlar. Sadece anlamakla da kalmaz, O’nun affedişi gibi affetmeyi de öğrenir, sever ve uygular.

Yalnız bütün bunları doğru bir şekilde okumanın çok önemli bir şartı vardır:

İnsan, kendisinin sadece bir ayna olduğunu ve kendisinde görünen şeylerde hiçbir payının bulunmadığını bilmeli ve daima hatırlamalıdır ki, bu bilmek ve hatırlamak da o aynada görünen bütün güzellikler gibi bir başka güzelliktir, hatta bütün o güzellikleri gerçek rengiyle gösteren bir şifredir.

Eğer insan bu şifreyi çözemez de “Ben ihsan ettim, ben affettim, ben yaptım, ben başardım” demeye başlarsa, bu gidişin varacağı yer bellidir:

Rabbi gibi övülmek, O’nun gibi şükredilmek, O’nun hükmettiği gibi hükmetmek, O’nun hesap sorduğu gibi hesap sormak, O’nun gibi hesap sorulmaktan münezzeh olmak gibi hususlarda, hiçbir zaman ulaşamayacağı bir benzerliğin peşine düşer ve sevginin yegâne hedefi olur nefisler...

Bugün ızdırabını çektiğimiz sevgisiz din dili, işte böyle nefislerin eseridir. Böyle nefislerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan kollektif nefs-i emmâre ise, çözümü derdin kendisinde aramak suretiyle problemi içinden çıkılmaz hale getiren ve sevginin de, dinin de önünde en büyük engeli teşkil eden asıl problemin ta kendisidir.



Comments


bottom of page