top of page

Savaşsız Fatih

AHMET GÜLER


İslam tarihindeki belki en kritik ve hazin dönüşüm, Emevîlerin elinde hilâfetin saltanata dönüşmesidir. Biliriz ki, Resûlullah aleyhissalâtu vesselam kendisinden sonra mü’minlerin başına bir yönetici tayin veya vasiyet etmemiş; henüz hayatta iken kendisine gelen bu yöndeki önerilere de asla cevap vermemiştir. Onun bu tavrıyla konuşmadan verdiği ders bellidir. Resûlullah’tan sonra kimin ümmetin başında yönetici olacağına bizzat ümmet karar verecektir; bu, onların meselesidir.



Nitekim vefatının hemen ardından mü’minler onun ardından gelen yönetici, yani ‘halife’ olarak Hz. Ebu Bekir’i seçerler. Hz. Ebu Bekir de halife olarak yaptığı ilk konuşmada, bu görevi başka birşeye değil bu görev için ümmetin iradesiyle seçilmiş olmasına binaen üstlendiğinin ifadesi de vardır.


Râşid Halifeler, bu şekilde mü’minler tarafından ‘seçilerek’ yöneticilik sorumluluğunu üstlenirler. Gelin görün ki, babası Hz. Ali’nin şehadetinden sonra Hz. Hasan, bir tarafta Irak ve Hicaz’da kendisi, diğer tarafta Bilâdü’ş-şam ve Mısır’da Muaviye’nin halife olarak tanındığı bir zeminde bu ikiliği gidermek üzere mü’minler arasında girişilecek bir savaşa razı olmadığı için hilafetten vazgeçer, lâkin Muaviye ilerleyen zaman içinde valileri ve komutanları kendisinden sonrası için oğlu Yezid’i tanımaya mecbur ederek hilafeti saltanata dönüştürür. Yezid öldüğünde ise, onun oğlu Muaviye bu saltanatçı tutuma itibar etmeyecek, lâkin onun kısa zamanda ölümü yine Ümeyye oğulları içerisinden Mervan b. Hakem tarafından Emevîler içerisinden saltanatı kendi soyuna taşımak için bir fırsat olarak kullanılınca hilafetin yerine saltanat hükmünü icra etmeye devam edecektir.


Mervan’ın iki oğlu vardır. Abdülmelik ve Abdülaziz. Babasının ölümü üzerine saltanatı devralan Abdülmelik, uzun ve sert bir saltanat sürer ve kendisinden sonra yönetimi büyük oğlu Velid devralır. Velid’in geride hem kardeşleri hem de çocukları vardır. Onun gönlü saltanatı kendi çocukları üzerinden sürdürmektir, ama bu niyeti Emevî hanedanı içerisinde sert bir muhalefet karşılaşınca, onun ölümüyle saltanatı sıradaki kardeş Süleyman devralır.


Süleyman kardeşlerini de tanımaktadır, amcasının oğlu ve kızkardeşinin kocası Ömer’i de. O yüzden, veziri Recâ b. Hayve’nin de bu konudaki görüşlerine itibar ederek, veliaht olarak önce amcası Abdülaziz’in oğlu Ömer’i, sonra sırasıyla kardeşlerini seçer. Böylece, Süleyman’ın ölümüyle, beklenmedik bir durum ortaya çıkar.


Beklenmedik bir durumdur bu. Çünkü hilafeti saltanata dönüştüren Emevîler, hakkâniyete değil hanedana ve güce dayalı bir yönetim inşa ettikleri için, Raşid Halifelerin mirasına aykırı, haksızlık ve kayırma, dolayısıyla gerilim ve hoşnutsuzluk üreten bu saltanatın bekasını temin için sıklıkla şiddete de başvurmuşlardır. Kerbela’da Hz. Hüseyin’in katli, Emevîlerin hilafeti saltanata dönüştürmesine itirazıyla Hicaz’da hilâfeti üstlenen Abdullah b. Zübeyr’in katli ve bu uğurda en sonunda sığındıkları Kâbe’nin dahi mancınıklarla yıkılması, içinde güzide sahabilerin de bulunduğu çok sayıda Medinelinin Emevî yönetimine bîat etmediği için Harre’de katledilmesi, Emevîler eliyle işlenen çok sayıda zulmün en çarpıcı örnekleridir.


Abdülmelik ve oğlu Velid’in gözde valisi Haccac ise bu zalimliklerin sembol kişisidir. Öte yandan devletin imkânlarının saraylar ve lüks bir hayat için istimali de bir hoşnutsuzluk sebebidir ve sonradan tasavvufa dönüşen zühd hareketi, bir açıdan, Emevîlerdeki bu dünyevî yaşayış ve israfa tepki olarak başlamıştır.


Bütün bu tablonun ortasında Ömer b. Abdülaziz, Emevî hanedanına mensup bir isim olmasına karşılık, daha gençliğinden itibaren bir istisna olarak parıldar. Belki de sebep, anne tarafından Hz. Ömer’in neslinden olmasıdır. Annesi, Hz. Ömer’in oğullarından Âsım’ın kızıdır, dolayısıyla sahabiler içinde ilmi ve ahlâkıyla en ziyade öne çıkan isimlerden biri olarak Abdullah b. Ömer onun kendisinden ders de aldığı büyük dayısıdır.


Neticede, daha genç yaşından itibaren, Emevîler içerisinde diğerlerine benzemez bir haldedir Ömer. Aralarında Muhammed b. Mesleme gibi güzide sahabilerin de olduğu pek çok Medinelinin katledildiği Harre vak’asından sonra Medine’ye vali olarak tayin edilmesi de, Emevî siyasetinin bu olayın ardından Ömer ile yeniden Medine’nin gönlünü kazanma hesabıyla ilgili olsa gerektir. Valiliği sırasında hemen hepsi sahabi çocuklarından olan yetkin ilim ehlini biraraya topladığı bir şûrâ teşkil etmiş, kararlarını bu şekilde alarak, yerinde ve adil bir yönetimle herkesin takdirini kazanmıştır. Ama anne tarafından büyükdedesi Hz. Ömer’i andıran bu adalet hassasiyeti kudretli Irak valisi Haccac’ın zalimliklerine açıkça itiraza onu mecbur ettiğinden, Emevî sultanı Velid tarafından bir süre sonra valilikten azledilecektir.


Haccac’ın da desteğiyle kendinden sonra kardeşlerini değil, doğrudan çocuklarını sultan yapmak isteyen Velid buna muktedir olamadıysa, sebeplerden biri Ömer’in itirazıdır. Süleyman ise, bu konudaki desteği dolayısıyla Ömer’i her daim yanında ve yakınında tutacak, dahası vezirinin de önerisini dikkate alarak onu veliaht olarak atayacaktır.


Bazı kaynaklarda, Süleyman’ın ölümünden sonra açılan zarfta saltanat için ilk sırada onun ismi açıklandığında, onun hanedan ve saltanat mantığı içerisinde yapılan bu görevlendirmeyi bu şekliyle kabul etmediği, ancak mü’minlerin hür iradeleriyle ona biatlarını beyan etmelerinden sonra görevi üstlendiği belirtilir. Bu açıdan bakılırsa, Ömer b. Abdülaziz hiçbir zaman ‘sultan’ olmamış; bilakis, hem şeklen hem de muhtevasıyla Hulefa-i Râşidîn çizgisinde bir ‘halife’ olarak görev yapmıştır.


Ömer b. Abdülaziz göreve geldiğinde, başlarında Abdülmelik’in oğullarından Mesleme’nin olduğu bir ordu İstanbul kuşatmasındadır, öte yandan Orta Asya içlerine doğru savaş halinde olan bir ordu vardır. Ordu ve savaş demek, bir finansman boyutu da içerir; ki hem savaşları hem Emevî hanedanın lüks tutkusunu finanse etmek için halk ağır vergi yüküne maruz durumdadır. Ama savaşlar Emevî yönetimi için önemlidir; çünkü bu şekilde içteki huzursuzluklara bir cevap üretilmekte, yanlış ve zulümlü bir yönetime yönelik itirazlar ‘i’lâ-yı kelimetullah için her tarafta cihad’ söylemi üzerinden boğulmaktadır.


Hele ki İstanbul fetholunsa, bunun üzerinden bütün haklı itirazlar bastırılacaktır. Nitekim, Muaviye’nin saltanatı döneminde oğlu Yezid’in komutanlığında bir orduyu İstanbul’a göndermesinin ardında kendinden sonra onun sultanlığını itiraza mahal bırakmadan gerçekleştirme düşüncesi, keza Süleyman’ın kardeşinin komutasında bir orduyu göndermesinin ardında bunun üzerinden bir karizma inşa etme hesabı da vardır.


Ömer b. Abdülaziz’in ise karizma inşasına ihtiyacı yoktur. O, Emevî ailesi içinde bir istisnadır. Zaten hiçbir zaman saltanat hesabı içinde olmamıştır. Ama zarfın içinden onun adı çıktığında, insanlar onun yöneticilikteki yetkinlik ve adaletini Medine valiliği zamanından bildiklerinden ziyadesiyle memnun olmuşlardır.

Bu durumda, kendisine biat edildikten sonra Ömer b. Abdülaziz’in yaptığı ilk icraatlar, bütün zamanlar için büyük ders ve ibretler taşımaktadır:


(1) İlmiyle ve ahlâkıyla herkesin hürmet gösterdiği âlimlerden oluşan bir şûrâ oluşturmuş, onların meşveret ve denetimine tâbi bir yönetim oluşturmuştur.


(2) Esasen mü’minlerin malı ve emaneti olduğunu söyleyerek, Emevî hanedanından ellerindeki serveti Beytülmâl’e, yani devletin hazinesine iade etmelerini istemiştir. Bu davete icabet eden ilk kişi, Abdülmelik’in kızı ve Velid’in kardeşi olan kendi hanımı Fâtıma’dır.


(3) Emevî hanedanının sürdürdüğü saray hayatı geleneğini terketmiş, bir yönetici olarak toplum ortalamasının üstüne çıkmayan mütevazı şartlarda yaşamayı seçmiştir.


(4) İstanbul’u kuşatmasında olan orduyu geri çağırmış, sınırların korunması ve düşman unsurlara saldırı fırsatı verilmemesi amaçlı seferler hariç, bütün savaşları durdurmuştur.


(5) Halka zulmeden ve yolsuzluklara adı karışan valileri ve diğer memurları azledip, onların adil ve dürüst isimler tayin etmiş, valilerin ticaretle uğraşmasını ve hediye almasını yasaklamış, yöneticiler tarafından zulme uğramış kim varsa hakkının iadesi için doğrudan kendisine müracaat edilmesini sağlamıştır.


Ömer b. Abdülaziz’in icraatları bunlarla sınırlı da değildir. Halifelik görevi karşılığında maaş almayı reddettiği gibi, Emevî hanedanının Beytülmâl’i kendi özel kasaları gibi görmelerinin önüne geçmiştir. Önceki dönemlerdeki olaylar ve icraatlar sebebiyle Emevî yönetimine gizli açık muhalefet eden bütün gruplarla konuşma, anlaşma ve uzlaşma yolunu seçmiş; onların itirazlarını dinleyerek, haklı oldukları hususların temin ve tamiri için çaba göstermeş ve muhalefete karşı asla şiddete başvurmamıştır.


Emevîlerin, Arap ırkını üstün gören, İslâm’ı seçen diğer milletlere ise ikinci sınıf muamelesi yapan tutumuna son verip, bütün mü’minlerin eşitliği anlayışına dayalı bir yönetim tesis etmiştir. Gayrimüslimlerin idare ve Müslümanlar aleyhindeki şikâyetlerine de kulak verip, haksız yere ellerinden alınan kilise, ev ve diğer mallarını iade etmiş, uğradıkları mağduriyetleri gidermiştir.


Öte yandan, ekonomi alanında da önemli icraatlar yapmış ve öncelikle bir vergi reformu gerçekleştirerek, dinî bir temele dayanmayan bütün vergileri kaldırmış, ticaret ve tarımı teşvik etmiş, tarımı geliştirmeleri için zimmîlere cizye muafiyeti tanımış ve vergilerin öncelikle mahallî ihtiyaçlar için harcanmasını sağlamış, fakat yeterli geliri olmayan bölgelere yardımda bulunmuştur.


Vergi alanındaki bu düzenlemeler sebebiyle, merkezî yönetimin gelirlerinde bir düşüş gerçekleştiği akla gelebilir. Ama durum bunun tam aksi olmuştur. Çünkü hem sırf siyasî gayeler gözeterek başlatılan savaşlara ve dolayısıyla savaş finansmanı son verildiği için hem de Emevî hanedanının beytülmâli kendi özel kasası gibi görmesinin önüne geçildiği için merkezî hazinedeki harcama kalemlerinde çok büyük düşüş gerçekleşmiş, öte yandan şer’î aslı olmayan vergilerin iptaline karşılık ticaret ve tarımdaki büyüme sebebiyle refah arttığı için toplanan vergiler çoğalmıştır.


Böylece, o güne kadar savaşlar ve hanedan için kullanılan hazine insanların refahını arttırmak amacıyla kullanıldığı ve ticaret ehli hariç herkese geçim sıkıntısı yaşamayacağı bir maaş bağlandığı için İslam yurdunda zekât verilecek fakir mü’min kalmadığından, artan para dârü’l-İslam ve civarındaki gayrimüslimlerin de İslam’a ısındırılması için harcanmış; nitekim o sulh ve sükûn, adalet ve refah döneminde aynı zamanda çok sayıda gayrimüslimin İslam’ı seçtiğine şahit olunmuş, önceki yöneticilerin savaşarak fethe çalıştığı bazı diyarlar savaşsız şekilde İslam yurduna dahil olmuşlardır.


Meselâ Berberî kabilelerinin tamamının onun gayretleriyle Müslüman olduğu, Horasan ve Mısır halkının kitleler halinde İslâm’a girdiği, Mâverâünnehir’de bazı mahallî hükümdarların onun zamanında halklarıyla birlikte İslâmiyet’i kabul ettiği, Hindistan hükümdarlarından birkaçının onun davetine uyup halklarıyla birlikte İslam’ı seçtiği bildirilmektedir.


Bütün bu sayılanlar, onun halifeliği döneminde gerçekleşen güzel iş ve icraatların ancak bir kısmıdır. Kaynaklarda, onun yönetim anlayışının tezahürü olan ve bütün zamanlarda bütün yöneticiler için örnek alınması gereken birçok olaya değinilmektedir. Meselâ halk arasında Hz. Ömer’e ait olarak da anlatılan şu hadise, gerçekte Ömer b. Abdülaziz’le ilgilidir: Bir akşam bir mumu söndürüp başka bir mumu yaktığında sebebini soranlara o, halkın işi için devletin mumunu kullandığını, şahsî işi için ise kendi mumunu kullandığını söylemiştir. Elbette bunun sebebi, kamu mallarını yetim malına benzetmesi ve beytülmâli bir emanet olarak görmesidir; ki işin hakikati zaten budur.


Onun, halifeliğinin daha başında yaptığı şu konuşma da çok ibretliktir: “Ey insanlar! Kim bizim yanımızda bulunursa, şu beş şey için bulunsun: bize ulaşamayan birisinin ihtiyacını ulaştırmak, yanlış yaptığımızda doğruyu göstermek, yüklendiği zaman emaneti yerine getirmek, iyilik konusunda bize yardım etmek ve kendisini ilgilendirmeyen hususların peşinden gitmemek. Kim böyle olursa gelsin, yoksa bize yaklaşmasın.”


Görevlendirdiği valilerden Meymûn b. Mihrân, onun kendisine “Eğer sana doğruya uymayan bir yazım gelirse, onu duvara çarp” dediğini nakletmektedir. Bir başka valisi “Şehrimiz harap oldu, eğer emîrü’l-mü’minîn uygun görürse orayı onaralım” diyerek bütçelendirme istediğinde, cevaben kendisine şunu yazmıştır: “Şehir hakkında yazdıklarınızı anladım. Orayı adaletle sağlamlaştırın ve yollarını zulümden temizleyin. Oranın onarılması bu şekildedir.” Bir diğer valisine de, “İnsanlar karşısında gücün seni onlara zulmetmeye çağırırsa, sana karşı Allah’ın gücünü hatırla” diye uyardığı bildirilmektedir. Ki şu sözler, onun yönetim anlayışının özeti niteliğindedir: “Hiçbir şey, başka birşeye, hilmin ilme ve affın da güce eşlik ettiğinden daha güzel şekilde eşlik etmemiştir.” “Kim zulümle ıslaha kalkışırsa, o ıslah edemez. Vallahi, dinimi helak ederek insanları ıslah etmem.”


Manidar olan bir husus, zulümle geçen onca seneden sonra her bakımdan adaleti tesis ettiği, husumetleri giderdiği ve kalbleri İslam’a açtığı bu kadar büyük ıslahat ve fütuhatı onun sadece ikibuçuk sene içerisinde gerçekleştirmesidir. Yarım yüzyılı aşan bir süredir devam eden yanlışları doğrultmaya, sadece ikibuçuk sene kifâyet etmiş, ama ne yazık ki bu ikibuçuk senenin sonunda, 39 yaşında vefat etmiştir.

Bazı kaynaklar bu ölümün bir hastalık sebebiyle olduğunu yazsa da, daha galip görüş bu hastalığın aslında bir zehirlenme sebebiyle gerçekleştiğidir. Bu açıdan bakılırsa, onun hilafeti saltanata dönüştüren Emevî icraatına son verip saltanatı kaldırıp yeniden hilafete döneceği, hatta Hz. Ebu Bekir’in torunu Kâsım b. Muhammed’i kendisinden sonra halife olarak tavsiye etmeye hazırlandığı endişesi, sultan olmak için sırada bekleyen ve devlet hazinesi üzerinden lüks hayat yaşamalarına engel olan Emevî hanedan unsurlarını onu ortadan kaldırmak için harekete sevketmiştir.


Öyle olsun olmasın, o ikibuçuk sene, Hulefa-i Râşidîn uygulamasının bir zamana mahus bir ‘ütopya’ değil, tatbiki her zaman mümkün bir realite olduğunu bütün zamanlara göstermiştir. Mesela Meşrutiyetin ilanı hengâmında Bediüzzaman’ın Sultan Abdülhamid’e “Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terketmeden evvel sen dünyayı terket. Zekâtü’l-ömrü Ömer-i Sânî yolunda sarf eyle!” demesi bu sebeptendir. Onun, Hz. Ömer’in oğlu Âsım’ın torunu olduğu dikkate alınırsa, Mehmed Akif’in ‘Âsım’ın nesli’ söyleminin de benzer bir telmih içerdiği düşünülebilir.



ÖZETLER


Ömer b. Abdülaziz, Emevî hanedanına içerisinde bir istisna olarak parıldar. Belki de sebep, anne tarafından Hz. Ömer’in neslinden olmasıdır. Annesi, Hz. Ömer’in oğlu Âsım’ın kızıdır, dolayısıyla sahabiler içinde ilmi ve ahlâkıyla en ziyade öne çıkan isimlerden Abdullah b. Ömer onun kendisinden ders aldığı büyük dayısıdır.


Ömer b. Abdülaziz hiçbir zaman ‘sultan’ olmamış; bilakis, hem şeklen hem de muhtevasıyla Hulefa-i Râşidîn çizgisinde bir ‘halife’ olarak görev yapmıştır.


Valilerinden Meymûn b. Mihrân, onun kendisine “Eğer sana doğruya uymayan bir yazım gelirse, onu duvara çarp” dediğini nakleder. Bir başka valisine şöyle yazmıştır: “Şehrini adaletle sağlamlaştırın ve yollarını zulümden temizle.”


Şu sözleri, Ömer b. Abdülaziz’in yönetim anlayışının özeti niteliğindedir: “Hiçbir şey başka birşeye, hilmin ilme ve affın da güce eşlik ettiğinden daha güzel şekilde eşlik etmemiştir.” “Kim zulümle ıslaha kalkışırsa, o ıslah edemez. Vallahi, dinimi helak ederek insanları ıslah etmem.”


Onun gerçekleştirdiği sulh ve sükûn, adalet ve refah döneminde, önceki yöneticilerin savaşarak fethe çalıştığı bazı diyarlar savaşsız şekilde İslam yurduna dahil olmuşlardır. Meselâ Berberî kabilelerinin tamamının onun gayretleriyle Müslüman olduğu, Horasan ve Mısır halkının kitleler halinde İslâm’a girdiği belirtilir.


Comments


bottom of page