top of page

Satır Arası


İlişkilerimizi etkileyen tehlike: Phubbing

Phubbing, İngilizcede telefon (phone) ve küçümseme (snubbing) kelimelerinin birleştirilmesi ile oluşturulan bir yeni kelimesi. Bu kelime, giderek daha fazla insanın yaşamına giren ve aile ilişkileri, arkadaşlık ya da iş ilişkileri de dahil olmak üzere sosyal yaşantımızı derinden etkileyen bir olguyu ifade etmek için kullanılıyor: yanında biri varken onunla düzgün şekilde muhatap olmak yerine cep telefonuyla meşgul olarak o kişide önemsenmediği ve küçümsendiği duygusu uyandırmak.


Birçoğumuzun farkında olmadan yaptığı bu ‘phub’lama eylemi, modern yaşamın bir parçası olarak zararsızmış gibi görünse de, aslında ilişkilerimize zarar veriyor. Yapılan araştırmalar, bu alışkanlığın yüzyüze etkileşimleri daha az anlamlı ve daha az tatmin edici hale getirdiğini gösteriyor. Üstelik bu durumdan en çok da yakın çevremizdekiler etkileniyor.

Charles Sturt Üniversitesinde çalışmalarına devam eden The Psychology of Phubbing kitabının yazarı Yeslam el-Saggaf’a göre, phubbing’den en çok eşler etkileniyor. Onları yakın arkadaşlar, kardeşler, çocuklar ve ebeveynler izliyor. Ebeveynler bu davranışla çocuklarında onlarla ilgilenmediği izlenimi bırakarak, çocuklar üzerinde bağlanma eksikliği ve reddedilme hissi uyandırıyor. Eşler arasında ise çatışmaların artmasına ve bu davranışa maruz kalan tarafın dışlanmış, bir kenara itilmiş gibi hissetmesine neden oluyor.

Sosyal medyada olup bitenlere ayak uydurma ihtiyacının insanların çevresindeki kişiler yerine telefonlarına öncelik vermesine sebep olduğunu belirten araştırmacılar, insanlarla biraraya geldiğimizde telefondan uzakta durmayı sağlayacak kurallar koymanın ya da farkındalık gibi dikkat temelli uygulamaların, phubbing’den sıyrılmamıza yardımcı olabileceğini söylüyorlar.

Ruhun doysun!

Barselona Küresel Sağlık Enstitüsü (ISGlobal) tarafından yapılan bir araştırma, Barselona sokaklarında asfaltların azaltılarak daha fazla bitki örtüsü ve ağaç içeren yeşil yüzeylerin artırılmasıyla ruh sağlığı uzmanlarına yapılan ziyaretlerin ve antidepresan kullanımının yüzde 13, sakinleştirici kullanımının yüzde 8 oranında azalabileceğini ortaya çıkarmış. Bu şekilde, akıl sağlığının doğrudan ve dolaylı maliyetlerinde yılda 45 milyon Euro tasarruf sağlanması bekleniyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından yapılan araştırmalar da bu tesbitleri doğrular nitelikte. Bu araştırmalar, sağlığımızı belirleyen faktörler arasında yaşadığımız fiziksel çevrenin son derece ciddi bir rol taşıdığını gösteriyor. Buna göre, yeşil alanlar kirliliği, gürültüyü, ısıyı ve stresi azalttığı gibi, daha fazla fiziksel aktiviteye ve sosyal etkileşime yol açıyorlar. Böylece, daha fazla yeşil alan daha fazla beden ve ruh sağlığı anlamına geliyor.


El Pais gazetesinde Clara Blanchar imzasıyla yayınlanan yazıya göre, şehrin yeşil alanındaki yüzde 5,6’lık artış sadece yakın çevreyi değil tüm şehri etkilemiş. İlgili araştırmanın yazarlarından biri olan Natalie Mueller ise, “Şu anda, Barcelona’nın yeşil alanının yüzde 60’ını oluşturan Collserola da dahil olmak üzere, şehrin yalnızca yüzde 11’i yeşil alandır” dedikten sonra, “Dünya Sağlık Örgütü’nün tavsiyesine uymak için yüzeyin yüzde 25’ine ulaşılması gerekir” notunu düşüyor.

Çevre ve Sağlık Girişimi direktörü Mark Nieuwenhuijsen ise, “Çalışmamızın sonucu Barcelona’ya özel değil” diyor. Araştırma gösteriyor ki, herhangi bir şehirde evlerin yakınındaki yeşil yüzeyin artmasına yol açan herhangi bir eylem o şehirde yaşayan nüfusun ruh sağlığında iyileşmelere yol açacak bir özellik taşıyor.



Orman kanunları mı?


“Kapitalizm, temelde, açgözlülüğü arttırır. Bütün sistem açgözlülükle çalışır. Bencilliğin, ekonominin veya bir ülkenin, hatta dünyanın hayatiyetini devam ettirmesi için en iyi yolları ürettiği varsayılır. Gerçekte ise, açgözlülüğü kutsallaştıran bir sistem barbarlıktan başka birşey değildir. Gezegenin doğal kaynaklarını paylaşmak için insanoğlunun bulduğu en iyi sistem bu mu gerçekten?


Kapitalizmin savunucuları, onun tabiat gerçeğini yansıttığını savunuyorlar. Onların ifadesiyle, bütün canlılar, ya avcı ya da avdır. Aralarındaki hayat mücadelesi ormanın dışında da devam etmelidir.

Eğer bu doğruysa, insan avcıların, yaşamak için ihtiyaçları olandan daha fazlasını almamaları gerekir. Aslanlar ve kaplanlar açgözlü değillerdir. Yiyebildiklerinden daha fazla zebra ve ceylan öldürmezler. 225 aslanın iki milyar yabandomuzu, geyik veya zürafadan daha fazla yemesi diye bir durum da tabiatta mevcut değildir.

Kimse beni kapitalizmin orman kanunlarını uyguladığı konusunda ikna edemez. Böyle bir iddia, hayvanlara hakaret olur. İnsanın içgüdülerini arttıran veya ödüllendiren bir ekonomi sistemine sahibiz. Bu sistem vahşet, adaletsizlik getiriyor.”

—Çokuluslu şirketlerin dünya genelinde yaptığı icraatları gözetlemeye adanmış bir internet sitesinde, Ed Fin, “Medeniyet Bu Mu?” başlıklı yazısını bu cümlelerle noktalıyor.


コメント


bottom of page