top of page

Sıdka Sadakat | Mustafa Said İşeri


“Daima doğruluğu (sıdkı) araştırın; onda helâkinizi görseniz bile. Muhakkak ki kurtuluşunuz ancak doğruluktadır.”

—Hz. Muhammed (asm)


Hakikatin, doğruluğun ve dürüstlüğün çöküş yaşadığı bir asırda olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Sanırım bu noktada çok ciddi endişelenmeliyiz. Yalan ve türevleri, toplumun ve ahlakımızın derinliklerine nüfuz etmenin çok sayıda imkânına sahip. Sosyal medya, siyaset, sanat gibi birçok alanda ise yalanın hegemonyası gittikçe daha fazla artıyor. Elbette insanlık tarihi boyunca yalan bir şekilde hep vardı. Ancak bugüne kıyasla o zamanlarda vicdan, utanma ve mahcubiyet duygularının daha güçlü olduğu söylenebilirdi. En azından yalanın küreselleşebileceği hayal dahi edilemezdi. Lâkin günümüzde tüm türleriyle yalan daha sofistike ve sistematik bir tarzda söyleniyor.


Modern olarak adlandırılan dönemden sonra postmodern dönem başladı. Postmodern anlayış ise gerçekliğin tek olabileceğini kabul etmiyor. İnsanlar sayısınca gerçekliklerin olabileceğini savunuyor. Postmodern dünyanın şimdilerde popüler bir kavramı var: ‘post-truth.’ Bu kavram doğrunun ve gerçeğin bulanıklaşmasını, önemini kaybetmesini ve nesnel gerçekliklerin yerini bireysel duyguların almasını ifade ediyor. Post-truth (hakikat-sonrası) çağın insanına onu daha iyi hissettiren, duymak istediklerine tercüman olan bilgiler ve söylemler daha cazip geliyor. Bazı durumlarda bu bir nevi ‘gönüllü cehalet’e de dönüşüyor. Ayrıca yalanın belirli çıkarlar için, gerçeklerin üstünün örtülmesinde profesyonelce kullanılması sözkonusu oluyor.


Post-truth çağda hakikat üzerinde hegemonya kurmak isteyenler kendi gettolarını da oluşturuyor. Farklı fikirlere kulak tıkanıyor ve gerçeğin sadece kendi söylemlerinden ibaret olduğu iddiasına yapışılıyor. Devletler, hükûmetler, partiler, gruplar ve hatta bireyler sayısınca çeşitlilik arzeden gettolarda hakikatin kontrol edilmeye çalışıldığı, amaçlar doğrultusunda eğilip büküldüğü ve bu yolda işe yarar her türlü yalan türüne (söylenti, dedikodu, manipülasyon, komplo, infodemi vs.) rağbet edildiği bir eğilime tanık oluyoruz. İnternet ve özellikle sosyal medya ise bunun başarılmasında bir çarpan etkisi oluşturuyor.


Kur’an ahlakının özü, ruhu ise ‘sıdk’tır. Sıdk, her halinde, her işinde dosdoğru olmaktır. Yalanın her türünden—beyaz yalan da olsa—uzaklıktır. Olduğu gibi görünmek, yani iç ile dışın bir olmasıdır. En beğendiğim sıdk tariflerinden birini Abdülkahir Cürcânî yapıyor. Ona göre sıdk, dil ile dışa vurduğumuza mutlaka hem kalp hem de iş/fiil ile gerçeklik kazandırılmasıdır.

Sıdk, sadece yalan söylememek de değildir. Alay etmemek, birini çekiştirmemek ve gıybet etmemek de sıdkın kapsamına giriyor. Bir kişinin hoşlanmadığı bir doğruyu arkasından konuşmak olan gıybet de sıdka zarar veriyor. Bu anlamda her doğruyu söylemenin her vakit doğru olmadığını görüyoruz. Bireysel ya da toplumsal anlamda zarar verici etkiler doğuran bazı doğruların sıdk hakikatinin içinde yer almadığına dikkat etmemiz gerekiyor.


Bir peygamberi peygamber yapan ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtu vesselamı da insaniyetin doruk noktasına çıkaran en önemli özellik sıdkıdır. Onun bütün işleri, halleri ve sözleri sıddîkiyetini yansıtır. Öyle ki şaka yaparken dahi sıdktan, doğruluktan ayrılmadığına tanık oluruz. “Ben şaka yaparım, fakat doğru konuşurum” diyen Nebiyy-i zîşan aleyhissalâtu vesselamın hayatında sıdkın nüfuz etmediği hiçbir alanın olmadığını görürüz.


Bediüzzaman’a göre sıdk imanın özelliği ve İslamiyetin özünün özüdür. Sıdk, Allah ile kurulan en güçlü bir bağdır, yani ‘urvetü’l-vüskâ’dır. Zira olanı, yaratılanı olduğu gibi vasfetmek ve O’nun bildirdiklerini referans kabul etmektir sıdk. Ayrıca sıdk, yüksek hislerin kaynaşmasından ortaya çıkan yüksek bir karakterdir. Hatta yüksek ahlakı birarada tutan manevi bir tutkal gibi olduğu söylenebilir.

Yüksek ahlakın tamamının özünde sıdkın olduğu görülür. Güvenilir olmak, aldanmayı engelleyen bir doğruluktur. Hüsnüzan, kötümserliği örten bir doğruluktur. Cömertlik, fakirlerin bile zenginliğini ortaya çıkaran bir doğruluktur. Şükür, nimetlere kıymet verdiren bir doğruluktur. Adalet ve hakperestlik, dengeleri sağlayıcı bir doğruluktur. Tevazu eğilerek, izzet ise dik kalarak insanı yücelten bir doğruluktur. Ümit, her şartta rahmetin izini gösteren bir doğruluktur. İhlâs ve samimiyet ise doğruluğun en duru, en gizemli halidir. İman ise insanı kâinata sultan ve Yaratıcısına muhatap kılabilen bir doğruluktur. Kötü ahlakın her biri ise kizb ve yalanın tonlarıdır. Sahtekârlık, suizan, cimrilik, nankörlük, zulüm, ümitsizlik, ikiyüzlülük, dalkavukluk, gurur, kibir ve küfür gibi ahlaki kötülüklerin tamamının özünde yalancılık vardır.


Baştanbaşa sıdk ve doğruluk olan Kur’an’da Yusuf sûresinin bütününde doğruluk-yalan (sıdk-kizb) rezonansı hissedilir. Bütünüyle bir peygamberin kıssasının anlatıldığı sûre, kıssaların en güzeli (ahsenü’l-kasas) olarak nitelendirilmiştir. Kıssadaki dört önemli karakterden ikisi doğruluğun, ikisi de yalancılığın temsilleri olmuştur. Lakin güzel olan ise yalana tevessül edenlerin de neticede yaptıklarından pişman olarak doğrulukta karar kılmalarıdır.

Öncelikle Yusuf aleyhisselam hayal değil hak olan bir rüya görmüştür. Rüyanın gerçekliği kıssanın sonunda ortaya çıkar. Olgunluk çağında bir peygamber olması, kendisine ‘sıddık’ diye hitap edilmesi ve rüyaları doğru olarak tabir etme mucizesine mazhar olması bu manadadır. Mısır kralının rüyasını doğru tabir etmesi, ülkenin maliye bakanı olması ve kıtlık sürecini dosdoğru yönetmesi de aynı sırdan kaynaklanır. En büyük bir ahlak sınavını yüzünün akıyla geçmesi fakat iftira neticesinde hapse atılması, doğruluğu ve masumiyeti bilindiği halde hapisten çıkarılmaması doğruluk-yalan mücadelesinin yansımalarıdır. Beraat ettiği ve herkes onun masumiyetini kabul ettiği bir anda ise “Ben nefsime tebrie etmem” demesi ve en temiz olduğu anda bile nefsini ‘emmâre’ bilerek temize çıkarmaması dosdoğru bir kul oluşunun göstergesidir. Yusuf aleyhisselamın sıddîkiyetin doruk noktası ise en mutlu döneminde ölümle sınandığında tereddüt göstermeyerek ahireti ve ilahi huzuru tercih edebilmesidir.

Yusuf aleyhisselamın babası Yakub aleyhisselam da kıssada doğruluk timsalidir. Oğullarının sofistike yalanına “Nefisleriniz size aldatmış” ikazında bulunması bunun bir örneğidir. Çocuklarına kıssa boyunca verdiği hikmetli tavsiyelerinde onun hem bir peygamber hem de bir peygamber babası olarak doğruluğunun ipuçlarını bulmak mümkündür.


Yusuf aleyhisselamın ağabeyleri ise kıssada yalancılığın simgesi olmuştur. Babalarının güvenini kaybetmemek için plan yapmaları, “kurt yemiş” yalanını uydurmaları, yalanlarına gerçeklik kazandırmak için Yusuf’un gömleğine kan lekesi sürmelerinde sofistike bir yalanın teorikten pratiğe aktarılışının bir örneğine tanık oluruz. Lâkin kıssanın son bölümlerinde ağabeylerin yanlışlarından vazgeçerek babalarının güvenini kazandıklarını görürüz.


Kıssanın öne çıkan dördüncü aktörü ise Mısır azizinin eşidir. Aşkı onu kör etmiştir. Düştüğü onur kırıcı durumu örtmek için ise yalan ve iftiraya tevessül etmiştir. Bu ağır iftira Yusuf aleyhisselamın yıllarca hapiste kalmasına ve zahiren itibarını kaybetmesine yol açmıştır. Lâkin kıssanın ilerleyen bölümlerinde o da günahını itiraf etmek mecburiyetinde kalmış ve “Şüphesiz Yusuf sadıklardandır” demiştir.

Özetle Kur’an’ın ders verdiği ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtu vesselamın hayatında da şahit olduğumuz üzere, yüksek bir ahlakın zembereği, özü, ruhu sıdktır. Başka bir ifadeyle yüksek ahlak için dosdoğru olmak, yalanın her türünden uzaklaşmak, demagoji yapmamak, gıybet etmemek, içi dışı bir olmak ve her işinde dosdoğru olmak gerekmektedir.


Ahmet Murat Aytaç’ın post-truth çağda yalana dair şu önemli tespitiyle yazının son noktası konulmuş olsun: “Yalan sadece hakikatle savaşmaz, onu taklit eder, onun yerini almaya çalışır.”


コメント


bottom of page