top of page

Raşid Halifelerde İman-Amel Bütünlüğü

ÜMİT ŞİMŞEK


Resulullah’ın (s.a.v.) vefatından sonra gelen Hulefâ-i Râşidîn dönemi, vahyin başlangıcından itibaren sonuna kadar Kur’an-ı Kerim’i bizzat Peygamberden ilmen ve fiilen ders almış insanların görüş ve uygulamalarının hâkim olduğu bir dönemdi. Asr-ı Saadet gibi, bu dönemin de en önemli özelliği, iman-amel bütünlüğü idi. Bu anlayışı da Sahih-i Buhârî’de ilk hadislerden biri olarak yer alan ve Tâbiînden olmakla birlikte ‘beşinci halife’ olarak şöhret kazanmış bulunan Ömer b. Abdülaziz’e ait olan şu söz özetliyordu: “İmanın farzları, kanunları, hadleri, sünnetleri vardır. Bunları tamamlayan, imanını ikmal etmiş olur. Tamamlamayan ise onu eksik bırakmıştır.”



İlk nesillerin imandan anladıkları bu idi. Onlar imanı sadece inanılacak olan şeylerin bir listesi olarak telâkki etmiyorlar, Allah’ın kitabında ve Resulullah’ın sünnetinde emredilen şeyleri uygulayıp yasaklanan şeylerden kaçınmayı da aynı tarif içinde anlıyorlardı.


Bu, salih amellerin bütün hayatı kuşatması, kötü işlerin de hayatın bütün alanlarından uzaklaştırılması demekti. Yasak olan birşey, meselâ yalan söz, aile hayatında yasak olduğu gibi mahalle, toplum, iş, ticaret, devlet ve siyaset alanlarında da aynı şekilde yasaktı. Buna karşılık adalet de hiçbir alanı hariç bırakmaksızın hayatın tamamına hâkim olması gereken bir ilke idi.


Ve tabii, hiçbir istisnası olmaksızın, herkes bu emir ve yasakların eşit derecede muhatabı idi. Çünkü Allah’tan başka kim ve ne varsa hepsi de eşit şekilde ‘kul’ sıfatını paylaşıyordu. Kulluk şuurunun ve imtiyazsızlığın hâkim olduğu bir toplumda herkesin hükmüne teslim olduğu Allah’ın ve Resulünün emir ve yasaklarına uymak kimseye zor gelmiyordu. Hüküm kaynakları herkese açıktı; herkes birbirini denetleyebiliyor, herkes birbirinin sözünü dinliyor, yapılan güzel işler destekleniyor, işlenen hatalar kolaylıkla düzeltilebiliyordu.


Toplumda itaat hâkimdi, ancak bu sınırsız ve şartsız bir itaat değildi. Allah’ın ve Resulünün emir ve yasaklarına aykırı olan emirlere uymakla değil, uymamakla emrolunmuşlardı. Meşhur bir vak’ada Allah’ın Resulü sefere bir müfreze göndermiş, Ensardan birisini de komutan tayin etmiş ve “Ona itaat edin” buyurmuştu. Fakat o komutan bir sebeple emrindekilere kızıp da yaktırdığı bir ateşe atlamalarını emredince, insanlar bu emri yerine getirmediler. Durum Resulullah’a anlatılınca şöyle buyurdu: “O ateşe girmiş olsalardı, ebediyen ondan çıkamazlardı. İtaat ancak maruftadır.”


Bir başka vak’ada da Resulullah’ın bir müfrezeye komutan olarak tayin ettiği kimse yanlışlıkla bir Müslümanı öldürmüştü. Müfreze seferden dönünce, durumu öğrenen Resulullah onları azarladı ve şöyle buyurdu: “Size komutan olarak tayin ettiğim adam benim emrime karşı geldiğinde onu azlederek yerine başka birisini tayin etmekten âciz mi kaldınız?”


Bu vak’a da açıkça gösteriyor ki, yönetici Allah’ın ve Resulünün emirleri dışına çıktığında Müslümanların itaat yükümlülüğü kalktığı gibi, ayrıca üzerlerine bir de onu değiştirme yükümlülüğü binmektedir. Yusuf Karadavî, bu görevimizi her gün vitir namazında Allah’ın huzurunda tekrarlamakta olduğumuzu hatırlatır:


“[Resulullah] böylece Müslümanın içine haksızlığı reddetme ve zalimlere karşı çıkma duygusunu yerleştiriyordu. Hatta Hanefî mezhebinin ve diğerlerinin okuduğu kunut duasında, ‘Allahım, verdiğin nimetlerden dolayı Sana şükreder, nankörlük etmeyiz; Sana karşı çıkan kimseyi azleder ve onu terkederiz’ der.”


Resulullah’ın halifeleri, iş başına geçtikleri zaman, bu irşadlarla yetişmiş, her an kendilerini denetlemekte olan ve hata gördükleri yerde tereddütsüzce ve bazan da bir hayli sert ifadelerle kendilerine karşı dile getiren bir halkı önlerinde buldular. Zaten onların arzuları ve Allah’ın huzuruna yüz akıyla çıkmalarını sağlayacak olan şey de bundan başkası değildi. “Hatamızı gördüğünüz zaman söylemezseniz sizde, dinlemezsek bizde hayır yoktur” diyen Halife Ömer’in yöneticileri teftişle görevlendirdiği Muhammed b. Mesleme kendisine “Yanlış yapacak olursan, oku ateşe sokarak düzelttiğimiz gibi seni düzeltmesini biliriz” dediğinde, Hz. Ömer kendisini böyle kimselere yönetici yaptığı için Allah’a hamd ediyordu.


Bir hutbesinde kadınlara mehirlerini çok yüksek tutmamalarını söyledikten sonra cemaatte bulunan kadınlardan biri ona Nisâ sûresinin 20. âyetinde geçen “Yükler dolusu mehir vermiş olsanız dahi” mealindeki ifadeyi hatırlatınca, Hz. Ömer “Herkes Ömer’den daha âlim” diyerek derhal bu kararını tashih etmişti. Buna benzer şekilde ikaz üzerine tashih ettiği kararları da gözönüne alındığında, Hz. Ömer’in dillere destan olmuş yönetimini kendi feraseti kadar onu uyaran kimselerin varlığına da borçlu olduğu sonucuna varmamız güç olmayacaktır. Çünkü bu ikazlar yapılmasaydı, o kararlar da tashih edilmeden yürürlüğe girecek ve Ömer’in hataları olarak tarihe geçecekti.


* * *


Raşid Halifelerin en büyük bir güç kaynağı şûrâ ilkesi idi ve bu ilke onların ruhlarına daha Mekke yıllarında iken kodlanmıştı. Tamamen düşman bir kavim içinde var olma mücadelesi verdikleri bir dönemde inen ve bu isimle adlandırılan Şûrâ sûresi, Rablerine iman eden ve O’na tevekkül eden mü’minlerin özellikleri arasında, onların alâmet-i farikaları olan namaz ve infakın ortasında şûrâ ilkesini sayıyordu. Bu, hiç şüphesiz, mü’minleri tek bir vücut olarak gören ve o vücudun fonksiyonlarını düzenleyen kuşatıcı bir bakışın eseriydi. Nitekim bu âyetin devamındaki âyetlerde sayılan özellikler de mü’minler topluluğuna yekpare bir vücut muamelesi yapıyor ve o vücuda, içlerinden haksızlığa uğrayan kimselerin hakkını almayı bir görev olarak yüklüyordu. Ve tabii bu muamelede, iman ile salih amelin her türlüsünün ayrılmaz bütünlüğü de aşikâr şekilde görülüyordu.


Burada, bizim Müslümanlığımız Kur’an’ın tanımladığı Müslümanlığa ne kadar benziyorsa, şûrâ anlayışımızın da Kur’an ve Sünnetin tarif ettiği şûrâ ile en fazla o kadar benzeyeceğini not etmeden geçmeyelim. Zira bugün İslâm âleminde, özellikle yöneticiler ile onların fetvacıları nezdinde makbul olan şekliyle şûrânın, “Yönetici dilediği kimseyle dilediği konuyu dilediği kadar istişare eder, sonra da istişare sonucuna isterse uyar, isterse uymaz” şeklinde anlaşıldığı, hepimizin mâlûmu olan bir hayat gerçeğidir. Allah’ın âyetleriyle eğlenmekten başka bir anlam taşımayan ve İslâm âlemini içinde bulunduğu perişan vaziyetin içine sokan bu hayat gerçeğinin faturasını ise, kendilerinin birer enstrüman olarak kullanılmasına müsaade etmeyen ilim ve ihtisas ehlinin bir kenara çekilmesi (veya çektirilmesi), meydanın kuklalara ve dalkavuklara kalması ve bunun sonucu olarak da şûrânın maksadına tamamen zıt bir şekilde istibdadın kuvvet bulması şeklinde ödüyoruz.


Oysa Kur’an, zahiren istişare sonucu meydana gelmiş görünen Uhud yenilgisinden sonra inen âyetlerinde “Onları bağışla, onlar için istiğfar et, yönetimde onlarla istişare et, azmettiğinde de Allah’a tevekkül et” buyurarak onlara yine şûrâ yolunu gösteriyordu. Üstelik, âyette geçen ‘azim’ kelimesinden neyin kastedildiğini soran sahabîye de Allah’ın Resulü “Rey ehliyle müşavere etmek, sonra da onlara tâbi olmak” cevabını vermiş ve istişareye uyup uymamakta serbest davranma yolunu yöneticilere ebediyen kapatmıştı.


Dikkatlerden kaçmasın: Bu cevabı veren Resulullah, savaş öncesi yapılan istişarede kendi görüşünü terkederek çoğunluğun görüşüne tâbi olmuş ve, zahire bakılırsa, mağlûbiyet de bir bakıma bu yüzden yaşanmıştı. Buna rağmen âyetin Resulullah’a yine istişare yolunu göstermesi ve onun da açıklamasında istişareye tâbi olmayı vurgulaması, hiç şüphesiz, yenilgi dolayısıyla zihinlerde şûrâ ile ilgili olarak zuhur edebilecek tereddütleri kesin şekilde gidermek amacını taşıyordu. Ayrıca Resulullah’ın mütevatir sünneti de hep bu istikamette cereyan etmiş, hakkında vahiy bulunmayan hususlarda bizzat kendisi her zaman istişareye tâbi olmuştu. Adaletli ve isabetli kararlarıyla meşhur olan Hz. Ömer’in de istişaresiz hiçbir karara varmadığı, net bir karar çıkmayan istişareleri ise karar netleşinceye kadar sürdürdüğü ve şûrâ kararlarına aykırı karar ve icraatının bulunmadığı bilinmektedir. “Şûrâsız hilâfet olmaz” sözü de Hz. Ömer’e aittir. Esasen şûrânın bağlayıcı olup olmadığı konusu Ashab-ı Kiramın zihnini meşgul etmiş bir soru değildi; onlar Allah’ın Elçisinin bu ilkeyi nasıl uyguladığını gözleriyle görmüş kimselerdi.


* * *


Şûrâ ilkesi, zarurî olarak, farklı fikirlerin ve karşıt görüşlerin de serbestçe ifade edilebilmesini ve ciddîye alınmasını gerektirir ki, Raşid Halifeler döneminde bu ilkeye büyük bir duyarlılıkla riayet edildiğini gösteren birçok vak’a ve uygulama vardır. Kur’an ve Sünnetin çok büyük önem verdiği ve terkedilmesini helâk sebebi saydığı emr-i maruf ve nehy-i münker (iyiliği teşvik ve kötülükten sakındırma) ilkesinin de, özellikle yöneticilere karşı sözkonusu olduğu zaman muhalefet anlamına geleceği aşikârdır. Ve bu anlamda muhalefetin ümmet üzerine bir vecibe olarak yüklenmiş bulunduğu da âyet ve hadislerle sabittir:


“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz / ümmetin en hayırlısısınız. İyiliği teşvik eder, kötülükten sakındırır, Allah’a hakkıyla iman edersiniz. Eğer Kitap Ehli de iman etseydi, onlar için hayırlı olurdu. Gerçi onlardan mü’minler de vardır; fakat çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.”


“Zulmedenlere eğilim göstermeyin; yoksa ateş size de dokunur. Sizin zaten Allah’tan başka dostunuz yoktur; sonra büsbütün yardımsız kalırsınız.”

“Allah’a yemin olsun, ya iyiliği teşvik edip kötülükten sakındırır, zalime engel olup onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız; ya da Allah sizin de kalplerinizi birbirinize benzetir ve onlara lânet ettiği gibi sizi de lânetler.”

“Ümmetimin zalime ‘Sen zalimsin’ demekten korktuğunu gördüğün zaman, bil ki onlardan ümit kesilmiştir.”


“Cihadın en üstünü, zalim yöneticinin yanında adaleti savunmaktır.”


Bunlar gibi daha pek çok âyet ve hadisle önemi vurgulanmış olan emr-i maruf ve nehy-i münker ilkesinin yönetenden yönetilene veya yönetilenden yöneticiye yönelik olması arasında İslâm herhangi bir fark gözetmemiş, her ikisini de bu ümmetin üzerine, onun alâmet-i farikası halinde bir farz kılmıştır. Zamanımızda yönetime müteveccih olduğu takdirde muhalefet olarak anılan bu görevin İslam’da özgürlükten de ötede bir görev mahiyeti taşıdığına, çağdaş âlimlerimizden Yusuf Karadavî şöyle işaret eder:


“Söz ve ifade hürriyeti masumdur [korunmuştur]. Hatta bu İslâm’ın ve onun devletinin nazarında hürriyet olmaktan daha büyük bir şeydir. Zira o İslâm nazarında haklar ve hürriyetler nev’inden değil, farzlar ve vacipler nev’indendir. Bir insan açık bir kötülük gördüğü zaman elinden geldiği kadar onu engellemek mecburiyetindedir. Susmak veya konuşmak hususunda serbest değildir. Çünkü hak karşısında susmak, bâtıl konuşmak gibidir. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Aynı şekilde, kaybolmuş bir iyilik gördüğü zaman onun yapılmasını emretmek ona farzdır. Onun bu görevi, yapıp yapmama konusunda serbest olduğu bir durum değildir.”


Emr-i maruf ve nehy-i münker görevi, iman-amel bütünlüğünün toplum seviyesindeki yansıması yahut topyekûn bir toplumsal gelişim faaliyeti olarak düşünülebilir. Bu faaliyette toplum yekpare bir vücut halinde davranmakta, kendisine yarayışlı olan şeyleri arayıp bulmak ve toplum hayatına katmak, zararlı olan şeyleri de vücuttan atmak ve uzak tutmak için sürekli faaliyet göstermektedir. Bu faaliyetlerde görevler açısından fertler arasında farklar bulunsa da, bir vücudun azaları olmak, hep birlikte o vücudun gelişimi için çalışmak ve imanlarının gereği olan ilâhî emir ve yasaklara uygun bir hayat yaşamak açısından hiçbir fark yoktur. Raşid Halifeler döneminde en mükemmel uygulamasını gördüğümüz bu adalet ilkesini Muhammed Hamidullah’ın diliyle ifade edecek olursak:


“Halife çok kudretliydi, fakat diğer Müslümanlar gibi o da aynı kanunlara boyun eğiyordu. Ayrıca kendi reâyâsından [yönettiklerinden] her bir şahıs önünde mes’ul durumdaydı.”


Her bir şahıs önünde mes’ul durumda olmak... İlk dört halifenin yönetici olmaktan anladıkları ve uyguladıkları şey aynen bu idi. Herhangi bir kişi, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda halifenin karşısına dikilip onun herhangi bir icraatını sorgulayabiliyor, dileği varsa arzediyor, itirazı varsa dile getirebiliyor, hatta bu itirazını oldukça sert bir dille de ifade edebiliyor, ama her seferinde sözlerine sükûnet ve ciddiyetle cevap alıyordu. Bir defasında halka ganimet olarak birer parça kumaş dağıtılmıştı. Ancak bu parça kumaş bir gömlek için yeterli değildi. Hz. Ömer o kumaşla dikilmiş bir gömlekle kürsüye çıkınca hemen itirazla karşılaştı: “Üzerindeki kumaşı nasıl elde ettiğini açıklamadığın takdirde sana itaat etmiyoruz!”


Hz. Ömer oğluna işaret etti, o da kendi payını babasına verdiğini söyledi. Mesele anlaşılmış, halifenin haram yemediği ortaya çıkmıştı.


Hz. Ali’nin Haricîlerden gördüğü muhalefet ise hem haksız, hem de şiddet içeren bir muhalefet idi. Lâkin bu durum onun muhaliflerine karşı adaletten ayrılmasına hiçbir zaman gerekçe olmadı. Bir defasında bir grup Haricî ona halkın içinde sövmüş ve onu öldüreceklerine yemin etmişti. Adamlarının onları tutukladığını haber alan Hz. Ali, “Beni öldürmeyen bir kimseyi öldürecek miyim?” diyerek valiye onları serbest bırakmasını emretti. Onların kendisine sövdükleri hatırlatılınca, “Eğer istiyorsan sen de aynı şekilde onlara söversin, fazlasını yapamazsın” cevabını verdi.


Bir kuyumcu terazisinin hassasiyeti dahi Hz. Ali’nin adalet konusundaki duyarlılığının yanında sözü edilemeyecek derecede kalırdı desek mübalağa etmiş olmayız. O, kendi tayin ettiği hâkimi, dâvâlılara karşı sesini yükselttiğinde görevden alıyordu.


Hz. Ali ölüm döşeğinde iken kendi katili hakkında dahi haksızlık etme endişesini taşıyordu. Resulullah kendisine onun eşkâlini bildirdiği için katilini tanıyordu ve etrafındakilere “Beni öldürecek olan budur” demişti. “Onu öldürelim mi?” diye sorduklarında “O henüz beni öldürmedi ki” cevabını verdi. Gün gelip de onun tarafından hançerlendiğinde, insanlara onu hemen öldürmemelerini ve kötü muamele de yapmamalarını emretti ve “Eğer sağ kalırsam yara kısası vardır, öldüremezsiniz; ölürsem müsle ve işkence yapmaksızın öldürürsünüz” dedi.


Hulefâ-i Râşidîn döneminde kısas da dahil olmak üzere her türlü ceza, yönetilen ve yöneten ayrımı yapılmaksızın herkese eşit şekilde uygulanır ve devletin itibarı da bundan hiçbir zarar görmediği gibi, adaletin tavizsiz uygulanması sebebiyle daha da kuvvet kazanırdı. Ebu Musa el-Eş’arî, ganimet dağıtımına itiraz eden halktan birisine yirmi değnek vurdurmuş ve başını da tıraş etmişti. Bu durum kendisine intikal ettiğinde Halife Ömer Ebu Musa’ya bir mektup yazarak bu olay topluluk içinde cereyan etmişse yine topluluk içinde, eğer yalnız olarak cereyan etmişse yalnız olarak kısas yapılmasını emretti. Ebu Musa da adamı çağırarak kısas yapmasını istedi, ancak adam onu Allah rızası için affettiğini söyleyerek kısas hakkından vazgeçti. Hz. Ömer’in bu konudaki tavrı son derece net ve sert bir tavırdı. “Bir memur asayişi sağlamak için birisini dövse onu da cezalandıracak mısın?” diye soran kişiye “Allah’a yemin olsun ki onu da cezalandırırım; çünkü Resulullah’ın böyle yaptığını gördüm” cevabını vermişti.


Hz. Osman da bir gün kölesini çağırarak “Bir keresinde senin kulağını çekmiştim, hatırlıyor musun?” dedi ve kendisine kısas yapmasını istedi. Kölesi de onun kulağını çekti.


Bununla beraber, Raşid Halifelerin adaleti de bölünmez bir bütüne aitti; o bütün içinde merhamet, şefkat, ihsan, kerem gibi daha başka güzellikler de vardı. Ve bu güzellikler sadece Müslümanları değil, idareleri altındaki sair din mensuplarını da kapsamına alıyordu. Günün birinde bir Hıristiyan tüccar mescidde Cuma hutbesini okurken Hz. Ömer’in karşısına dikilip gümrükçülerle ilgili bir şikâyetini arzetmişti. Zimmî birkaç gün sonra şikâyetinin sonucunu öğrenmek üzere Hz. Ömer’e gelerek “Ben sana problemini arzeden Hıristiyanım” diye kendisini takdim etti, Hz. Ömer ise “Ben de senin problemini çözen Müslümanım” cevabını verdi. Bunun ardından Hıristiyan tüccar mallarını almak için gümrük dairesine gittiğinde, halifenin talimatının ondan önce oraya ulaşmış ve şikâyet konusu olan uygulamanın düzeltilmiş olduğunu gördü. Başka bir gün de Hz. Ömer ihtiyar bir Yahudinin kapı kapı dilendiğini görmüş, onu elinden tutup evine götürerek bir miktar sadaka verdikten sonra, “Gençliklerinde bunlardan cizye alıyor, yaşlandıklarında da kendi hallerine terkediyoruz” diyerek hazineden ona maaş bağlatmıştı.


* * *


Raşid Halifeler Resulullah’ın Asr-ı Saadetinde yaşadıkları hayatı işbaşına geldiklerinde böyle anlıyor ve böyle yaşatıyorlardı. Onları bir parça olsun anlayabilmek için, hafızalarımızı tamamen boşaltmak, sonra Asr-ı Saadetin başlangıcına gidip orada yeniden dünyaya gelmek ve o insanların hayatına Kur’an âyetlerinin birer birer nasıl indiğini görmek gerekir. Daha önceki bölümlerde de üzerinde durduğumuz gibi, Kur’an’ın âyetleriyle beraber o insanların imanları da semâdan inerek hayatlarının tamamına yerleşiyordu. Peşpeşe iniyordu âyetler; ama parçaların biraraya gelerek bütünü tamamlaması şeklinde değil. Her parçada bütünün bir nüshası vardı. Kur’ân bir bütündü, iman bir bütündü, İslâm bir bütündü, hayat bir bütündü.


Allah’a iman ile beraber yetim başı okşamayı öğrendi o asil ruhlar; güzel söz söylemeyi, gönül almayı, kölelerle kardeş olmayı, ihsan etmeyi, affetmeyi, Allah yolunda cihad etmeyi, özgür olmayı, İslam’ın esenliğinde teneffüs etmeyi, alnı yerdeyken göklerin ve yerin tesbihatını âlemlerin Rabbine sunmayı, O’nun kitabını O’nun huzurunda O’nun elçisiyle diz dize okumayı, O’nun tarafından duasına cevap almayı öğrendiler. Ne öğrendilerse hepsi o bütünün bir misaliydi; hepsi iman, hepsi İslam’dı. İslam imandan, iman amelden, amel ihlastan ayrılmıyordu, zaten ayırmak da kimsenin aklından geçmiyordu. Bütün bunları âlemlerin Rabbinden bize ulaştıran Allah’ın Elçisi, çok kısa bir zaman içinde görevini tamamladı ve arkasında bir vasiyet bile bırakmadan Rabbinin huzuruna döndü. Aslında vasiyete ihtiyaç da yoktu. Çünkü o güzel ahlâkı tamamlamak için gelmişti, tamamladı ve bizlere Allah’ın kitabı ile kendi sünnetini bırakarak aramızdan ayrıldı. Ne diyordu Hamidullah:


“Hz. Muhammed (s.a.v.) tüm ahlâkın bir müeyyidesi olarak ölümden sonra dirilmeyi yerleştiriyor, fakat bu dünya için lüzumlu olan cemiyet kuvvetlerini de unutmuyor. Böylece müeyyide daha da müessir hale geliyor.


Hz. Muhammed (s.a.v.) menşei ilâhî olan bir kanun bırakıyor: Kur’an-ı Kerim. İlga edilemeyen bu aynı kanun, çeşitli durumlara uyması için kıyas yapılmasına müsaade ve hatta teşvik ediyor. Öyle bir şekilde yapıyor ki, yalnız adalet değil kanun da infaz kuvvetinin emniyetinde, sebatsız krallardan ve maceraperest muhterislerden direktif almayan gayriresmî âlimlere veriliyor.”



ÖZETLER


İlk nesiller imanı sadece inanılacak olan şeylerin bir listesi olarak telâkki etmiyor, Allah’ın kitabında ve Resulullah’ın sünnetinde emredilen şeyleri uygulayıp yasaklanan şeylerden kaçınmayı da aynı tarif içinde anlıyorlardı. Bu, salih amellerin bütün hayatı kuşatması, kötü işlerin de hayatın bütün alanlarından uzaklaştırılması demekti.


Sahabe neslinde istisnasız herkes gelen emir ve yasakların eşit derecede muhatabı idi. Çünkü Allah’tan başka kim ve ne varsa hepsi de eşit bir şekilde ‘kul’ sıfatını paylaşıyordu.


Resulullah’ın halifeleri, iş başına geçtikleri zaman, Kur’an’ın ve sünnetin terbiyesinde yetişmiş, her an kendilerini denetlemekte olan ve hata gördükleri yerde tereddütsüzce dile getiren bir halkı önlerinde buldular. Onların arzuları ve Allah’ın huzuruna yüz akıyla çıkmalarını sağlayacak olan şey de bundan başkası değildi.


Hz. Ömer dillere destan olmuş yönetimini, kendi feraseti kadar, onu uyaran kimselerin varlığına da borçluydu. Çünkü bu ikazlar yapılmasa, o kararlar da tashih edilmeden yürürlüğe girecek ve Ömer’in hataları olarak tarihe geçecekti.


Şûrâ ilkesi, zarurî olarak, farklı fikirlerin ve karşıt görüşlerin de serbestçe ifade edilebilmesini ve ciddîye alınmasını gerektirir. Raşid Halifeler döneminde bu ilkeye büyük bir duyarlılıkla riayet edildiğini gösteren birçok vak’a ve uygulama vardır.


Kur’an ve sünnetin çok büyük önem verdiği iyiliği teşvik ve kötülükten sakındırma ilkesinin, özellikle yöneticilere karşı sözkonusu olduğu zaman muhalefet anlamına geleceği aşikârdır. Ve bu anlamda muhalefetin ümmet üzerine bir vecibe olarak yüklenmiş bulunduğu da âyet ve hadislerle sabittir.


İslam, emr-i maruf ve nehy-i münker ilkesinin yönetenden yönetilene veya yönetilenden yöneticiye yönelik olması arasında herhangi bir fark gözetmemiş, her ikisini de bu ümmetin üzerine farz kılmıştır. Yusuf Karadavî, bunun mü’minlerin yapıp yapmama konusunda serbest oldukları bir durum değil, bir görev olduğuna dikkat çekmektedir.


Hulefâ-i Râşidîn döneminde kısas da dahil olmak üzere her türlü ceza, yönetilen ve yöneten ayrımı yapılmaksızın herkese eşit şekilde uygulanır ve devletin itibarı bundan hiçbir zarar görmediği gibi, adaletin tavizsiz uygulanması sebebiyle daha da kuvvet kazanırdı.


Raşid Halifelerin adaleti bölünmez bir bütüne aitti; o bütün içinde merhamet, şefkat, ihsan, kerem gibi daha başka güzellikler de vardı. Ve bu güzellikler sadece Müslümanları değil, idareleri altındaki sair din mensuplarını da kapsamına alıyordu.


Raşid Halifeleri bir parça olsun anlayabilmek için, Asr-ı Saadetin başlangıcına gidip orada yeniden dünyaya gelmek ve o insanların hayatına Kur’an âyetlerinin birer birer nasıl indiğini görmek gerekir. Peşpeşe iniyordu âyetler, ama parçaların biraraya gelerek bütünü tamamlaması şeklinde değil. Her parçada bütünün bir nüshası vardı.


Comentarios


bottom of page