Prof. Dr. Mehmet Görmez: "Yeni bir ilm-i kelama ihtiyacımız var"

Güncelleme tarihi: 15 Eyl



İslam Düşünce Enstitüsü Başkanı ve eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’le sevgisiz din dili, sebepleri ve çözüm yolları üzerine konuştuk.


Müslüman dünyanın genel olarak dünyaya verdiği resme, özelde ise Müslüman toplumlarda daha dindar kişi veya toplulukların toplumun geneline verdiği resme baktığımızda ve söylem analizi yaptığımızda ‘sevgisiz din dili’ diyebileceğimiz bir olgu karşımıza çıkıyor. Din öfke ve hınç içeren bir üslupla sunuluyor. Bunun özellikle gençler nezdinde olumlu sonuçlar vermediğini, din ile aralarında mesafe oluşması gibi bir sonuca yol açtığını görüyoruz. Böyle bir olgunun var olduğu gözlemine katılır mısınız? Katılıyorsanız, sebep olarak neleri görüyorsunuz ve aşabilmemiz için neler önerirsiniz?


Asya’dan Afrika’ya, Orta Doğu’ya, bütünüyle İslam coğrafyasına baktığımızda—belki farklılık arzetse de—hakikaten sevgisiz bir din dilinin gittikçe arttığını söylemek mümkündür. Bunda bizatihi dinden ve dinin dilinden kaynaklanan sebeplerden çok, harici sebepler daha fazla görünüyor. Coğrafyanın içinden geçtiği siyasî, sosyal, ekonomik, kültürel krizler aslında İslam coğrafyasında rahmet dilinin yerini bir başka dilin almaya başladığını gösteriyor. Bunu açıkça görüyoruz.


Belki bu ‘din dili’ ifadesini biraz düzeltmek lazım. Çünkü din diliyle, Batı felsefesinde daha çok Cenab-ı Hakk’ın zâtını insana anlatmak için kullanılan dil kastedilir. O ayrı birşeydir. Ama din dili derken herhalde ‘el-hitâbu’d-dinî’ dediğimiz dinî söylemden—ki Arap âleminde de ‘tecdîdu’l-hitâbu’d-dinî’ diye yüzlerce, binlerce eser ve makale yazılmaya başlandı—yahut davet dilinden söz ediyorsunuz. Bunları esas aldığımızda, eğer dinin kendi dili kastedilirse, din dilinden maksat dinin kendi dili ise, o zaman Kur’an’ın dili ve Resul-i Ekrem aleyhisselamın kullandığı dile baktığınızda, Kur’an’ın dilinde muhteşem bir celal ve cemal bütünlüğü vardır. Ve rahmet dili egemendir. Bir tebşir ve inzar, yani müjde ve uyarı birliktedir ve esasen müjde ağırlıklıdır. Aynı şekilde havf ve reca ikilemi dikkate alınarak, bir celal ve cemal dilinin nasıl kullanıldığının en güzel örneğini Kur’an ortaya koyuyor. O açıdan mevcut durumun sebeplerini birileri Kur’an’da ararsa Kur’an’a büyük bir haksızlık yapmış olur.

Resul-i Ekrem aleyhisselamın dili de bir cemal dilidir.



Hatta Allah resulü Kur’an’da onaltı yerde ikaz edilmiştir, ikazların çoğu rahmetinin ağır basmasından kaynaklanmıştır. Mesela İbn Ümmü Mektum hadisesinde ve Velid ibn Muğire ile yaşanan başka bazı hadiselerde Resul-i Ekrem aleyhisselam celali az gösterdiği için ikaz edilmiştir. Resul-i Ekrem’in her sözünde ve her davranışında, bir ayeti nasıl hayata tatbik ettiğine şahit oluyoruz: “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”1 Biz onun bütün âlemlere rahmet olduğunu her sözünde ve her davranışında görüyoruz. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz Resulüne şöyle buyurur: “Eğer kaba birisi olsaydın ve kalbi katı olsaydın, insanlar etrafından dağılır giderlerdi.”2
1 Enbiyâ sûresi, 21:107.
2 Âl-i İmran sûresi, 3:159.

Dolayısıyla din dili dendiğinde, Kur’an’ın dili ve Hz. Peygamber’in kullandığı dil en büyük örneğimizdir. Ama onlarla ilgili yanlış anlamalar ve yorumlamalar vardır, belki ileride buna biraz değiniriz.


izim kullandığımız ‘sevgisiz din dili’ne gelecek olursak...


Evet, bir de Müslümanlar olarak dini konuşurken, anlatırken kullandığımız bir din dili var; camide vaizin vaaz ederken kullandığı dil, mektepte hocanın kullandığı dil, anne babanın çocuğuna dini anlatırken kullandığı dil, bir de bizim başkasını dine davet ederken kullandığımız dil var. Buna baktığımızda hakikaten bu endişenizde yerden göğe kadar haklısınız. Sevgiden, meveddetten, muhabbetten ve rahmetten uzak bir dil hepimizi sarmış vaziyette. Bu cami kürsüsüne de yansıyor, televizyon ekranlarına da yansıyor. Bizatihi başkasını dine davet ederken de biz bunu görüyoruz.


Burada sadece sevgi kavramı da aslında dinin kendi dilini karşılamıyor. Kur’an’da bu anlamda üç kavram var: muhabbet, meveddet ve rahmet. Sevgi, yani muhabbet kelimesinin karşılığı olan sevgi, Hıristiyanlığın tükettiği bir kavram. Modern zamanlarda da bu kelime sadece hazza, sadece duygulara hitap eder şekilde takdim edildiği için, ben bizatihi din dilini ifade ederken az önce ifade ettiğim üç kavramı beraberce esas almak gerektiğini düşünüyorum. Farkları nedir? Farkları şu: Muhabbet gerçekten gönülden bir insanı, bir düşünceyi, birşeyi sevmek, yani kalbin ona meyletmesi; meveddet, bunun davranışlara yansımasıdır. Yani muhabbetin davranışlara yansıması meveddettir. Rahmet ise muhabbetle meveddetin birleşmesi, ilahi ve manevi bir boyutla perçinlenmesidir. Dolayısıyla aslında İslam’ın dili rahmet dilidir. Çünkü rahmet meveddeti de, muhabbeti de, her türlü fazileti de içine alıyor.


Peki mevcut durumun asıl sebepleri neler?


Sebeplerine baktığımızda—siyasî, sosyal, ekonomik, işgaller, sömürgeciliklerden kaynaklanan harici sebepleri dışarıda tutacak olursak—bizatihi bizden kaynaklanan birinci sebebi ben bilgi meselesinde görüyorum. Cehalet ve kıt bilgi, sahibinin dilini hoyratlaştırır. İlmi hilmden ayırır. Yani kişi malumat sahibi olur, ama alim olmaz; alim olur, ama halîm olmaz. Aslında cahiliyenin zıddı ilim değil, hilmdir. Çünkü hilm, ilmin ahlaka dönüşmesidir. İslam coğrafyalarını dolaşıyorum. Alimler arasındaki amansız çekişmelere şahit oluyorum. Bazılarında sulh heyetlerinde yer alıyorum. Tarafları dinliyorum. Şahsen tecrübeyle de gördüğüm kadarıyla birinci büyük sebep cehalettir. Elde ettiğimiz bilginin kıt bir bilgi olmasıdır, bir hilme dönüşmemesi, bir ahlakı doğurmamasıdır. Ben bunu birinci büyük sebep olarak görüyorum.


İkinci sebep; önce matbaayla, sonra dijitalleşmeyle birlikte dinî bilgi yaygınlaştı, bir veriye, bir malumata dönüştü. Bu malumat yığını bir bilgi kaosu, bir yorum anarşisi ve bir fetva kargaşasına yol açtı. Bu nasıl hallolabilirdi, bunun nasıl üstesinden gelebilirdik? Aslında güçlü bir usul ile bunun üstesinden gelebilirdik. Ancak usulü kaybettik—ki bu müessesenin, İslam Düşünce Enstitüsünün de kuruluş gayesi usuldür. İslam dünyasında bilgi bölmeye ve parçalamaya başladı. Yani malumat tefrika sebebi oldu. Halbuki malumatın vahdete götürmesinin yolu usuldür. İlk asırlarda usul-i fıkıh, usul-i tefsir, usul-i hadis, usuli’d-din; bütün bu usul ilimleri o bölünmüş, parçalanmış bilgileri usulle nasıl bütünleştirdilerse, bugün çok daha güçlü bir usule ihtiyacımız var. Biz bugün bu usulü kaybettik. Bu usulü kaybedince de dilimiz değişti. Ve din dilimiz rahmetten uzaklaştı.


Üçüncüsü; aslında bizim bir davet dilimiz ve davet fıkhımız var. Davet usulümüz var aslında. Dini bir başkasına anlatmak için Kur’an’ın bize önerdiği üç kavram var: irşad, tebliğ, davet. İrşad, aydınlatma olduğu için, doğrudan ilimle ilgili bir kavramdır. Yani irşad aslında rüşde erdirmektir. Ve bu ancak az önce ifade ettiğim hilmle birleşmiş ilim ile gerçekleşir. Tebliğ sadece dil ile olmaz, hal ile olur; en büyük tebliğ hal iledir. Davet ise hikmet iledir.


Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle mücadele et.”1 Nahl sûresi, 16:125.

Bu ayet aslında davetin dilini de, fıkhını da, usulünü de belirliyor. “Rabbinin yoluna hikmetle davet et.” Biz hikmeti kaybettik. Mev’ize-i hasene aslında ayrı bir konu, üzerinde çokça durmak gerekiyor. Şimdi akademisyenler onu hafife alıyorlar, vaaz falan diyorlar; halbuki Kur’an’ın temel kavramlarından biri. Ve Allah kendi görevi olarak onu bildiriyor: “Allah size va’z ediyor.”


Ancak biz mev’ize-i haseneyi de kaybettik. “Ve onlarla en güzel yöntemle mücadele et.”


Yani cidal de ahsen olacak, en güzel bir şekilde yapılacak. Davetten mücadeleye yöneleceksen, ben ötekiyle mücadele edeceğim diyorsan, o zaman ahsen ile mücadele edeceksin. Bazıları diyorlar ki, Kur’an nazil olduğunda Ehl-i kitap başkaydı, şimdi başka. Hayır, akide aynı akide. Bazı küçük kabile ve kavimlerde farklılıklar olabilir, ama Kur’an’ın Ehl-i kitaba yönelttiği eleştiriler bugün de devam ediyor. Fakat “Ehl-i kitapla da en güzel bir şekilde, ahsen ile mücadele ediniz”

Ankebût sûresi, 29:46.


diyen bir Kitabımız var. Ahsen ise ihsanı zorunlu kılıyor, bir ihsan ahlakını gerektiriyor. İhsan en doğruyu-en güzeli-en iyiyi, en doğru-en güzel-en iyi şekilde yapmak demektir. Ne var ki, dijitalleşmeyle birlikte davetin dilinde ve üslubunda bizatihi dijital dünyanın kavramları egemen olmaya başladı: imaj, reklam ve propaganda. Ancak imaj, reklam ve propaganda irşad, davet ve tebliğin aracı olarak kullanılamaz.


Dördüncü sebep; kalplerdeki problemimiz. Dil kalbin tercümanıdır. “Bir kulun kalbi istikamet üzere olmadıkça imanı istikamette olmaz; dili istikamet üzere olmadıkça da kalbi istikamet üzere olmaz”


buyurur Resul-i Ekrem. Yani dildeki istikamet ile kalpteki istikamet birbirini tamamlar. Kalplerde bir sorun varsa, kin varsa, öfke varsa, intikam duygusu varsa, gıllügış varsa bunlar aynıyla dile yansıyor. Dolayısıyla bir tezkiye problemimiz var. Resul-i Ekrem aleyhisselamın Enes b. Malik’e bir sünnet tarifi var. Diyor ki: “Yavrucuğum, mümkün olduğu kadar hiç kimseye karşı kalbinde gıllügış


olmasın. Yavrucuğum, bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi ihya ederse, cennete benimle beraber girecektir.” Hangi sünnet? Biz şu bedenin sünnetlerini çok seviyoruz da, kalbin sünnetlerini, dilin, aklın, ruhun sünnetlerini ihmal ediyoruz. Öyle olduğu için de, kullandığımız din dilini bir türlü rahmetle buluşturamıyoruz. Kur’an’da Yahudilerle ilgilidir, bir ayet vardır: “Sonra kalpleriniz katılaştı; artık kalpleriniz taş gibi, hatta daha da katıdır.” ” Bakara sûresi, 2:74.


Hatta sonra taşlardan özür dilercesine, ayetin devamında deniliyor ki: “Nice taşlar var ki ondan ırmaklar kaynar; öylesi de var ki çatlayıp bağrından su fışkırır; bazı taşlar da var ki Allah korkusuyla yuvarlanıp düşer.” Kur’an taş ile kalpler arasındaki benzerliği böyle anlatıyor. Sonra kalbin marazını anlatıyor: “Kalblerinde hastalık var.” Bakara, 2:10.


Bir de, kalbin paslanması var: “Gerçek şu ki, yapıp ettikleri kalplerini karartmıştır.” Mutaffifîn sûresi, 83:14.


“Gerçek şu ki, yapıp ettikleri kalplerini karartmıştır.” Mutaffifîn sûresi, 83:14.


Yani İslam dünyasına baktığımızda, gönüllerde bir sorun var. Ve bu gönüllerin tercümanı olan dil de bunu farklı ifade ediyor maalesef.

Beşinci sebep; İslam coğrafyasındaki İslamcılık hareketleri “Yıkılış siyasetle oldu, ayağa kalkmak da siyasetle olacak” sloganıyla hareket ettiler ve bir mülke sahip olma, bir güce ve iktidara sahip olma arzusu öne geçti. Şöyle zannettiler: Biz bu gücü ve iktidarı elde edersek, yüz yıllık gecikmeyi çok hızlı bir şekilde değiştirir, arayı kapatırız. Fakat bu güce ve iktidara sahip olmak vesile olmaktan çıktı, gayeye dönüştü. Yani ümmet olmanın önüne geçti. Yani güç ve iktidar sahibi olmak, bizatihi ümmeti inşa etmenin önüne geçti.


Bu da beraberinde gündelik politik ve ideolojik birşey doğurdu. Bu söylemin kendisi dinin sırtında yüke dönüştü aslında. Ve bu sefer o gücü kaybetmemek bir gayeye dönüştü. Bunun için de en ağır, en hoyrat dil kullanılmaya başlandı. Temellük tasallutu zorunlu kılar. Siz birşeye sahip olduğunuzda, aynı zamanda ona musallat oluyorsunuz. Bir sulta iddiası içerisinde oluyorsunuz. Ve onu kaybetmemek için de artık kendiniz bir dil kullanıyorsunuz. İnsanları o dili kabul edenler ve etmeyenler olarak tasnif edebiliyorsunuz.


Ama bu bizi yeni bir sürece getirdi. Arap Baharından sonra bütün Arap âleminde, hatta bütün İslam âleminde “Demek ki bu sadece güç ve iktidarla olacak birşey değilmiş. İlim lazım, fikir lazım, düşünce lazım, ahlak lazım; bunları inşa etmek için de ayrıca çaba sarfetmemiz lazım. Bu sadece tepeden birşeyle olmaz” denilmeye başladı.


Bana bir gün bir grup geldi. Dediler ki, “Hocam, bize bir konuşma yapmanızı istiyoruz.” “Nasıl bir konuşma?” dedim. “Başlığını biz belirledik” dediler: “Hz. Peygamber’in Toplumu İnşa Metodu.” Aslında başlığa itiraz edecektim, ama “Peki” dedim. Söze başlarken dedim ki: “Bu başlık modern bir başlık. Siz benden Hz. Peygamber’in nasıl bir siyasetle bir toplum inşa ettiğini anlatmamı beklediniz, değil mi?” “Evet” dediler. Peygamber toplum inşa etmedi. Hz. Peygamber tek tek mü’min bireyleri inşa etti, o bireylerden de bir ümmet oluştu. Şimdi toplumla ümmet arasında bir fark var. Karşılıklı menfaat ilişkileri üzerine kurulu topluluğa toplum denir. Ama ümmet tamamen karşılıklı değerlerle birbirine bağlı topluluğa denir. Ümmet siyasi güç ve iktidar elde ederek ortaya çıkarılmaz. Ancak bireyler yetiştirerek, kalpler yeşerterek, inşa edilir. O kalpleri kazanılmış insanlar biraraya geldiğinde kendiliğinden bir ümmet olur. Tabiî olan da budur.


Dolayısıyla bence bu kaba dilin, kaba ve hoyrat dilin en önemli sebeplerinden biri de, dinî olanla siyasî olanın birbirine çok girmesi. Bunu sekülerlik ve laiklik anlamında söylemiyorum. Ama şunu söyleyeyim: Dinin siyasîleşmesi, dinin salt politik bir mekanizmaya dönüşmesi ne kadar büyük bir hata ise, siyasetin dinîleşmesi, siyasetin din gibi takdim edilmesi de o kadar büyük bir tehlikedir. Bu iki büyük tehlike şu anda dinin sırtındaki iki büyük yüktür. Bu hepimizin dilini de, kalbini de, ilişkilerimizi de etkiliyor. Bütün kutuplaşmaları da bu doğuruyor.


Altıncı ve son sebep ise, dinin üç boyutunun birlikte bir bütün olarak ele alınamaması. Dinin üç boyutu var. Bir bilgi boyutu var, bir duygu boyutu var, bir de akıl-hikmet-felsefe boyutu var. Bilgi boyutunu ifade ettim. Zaten ilme dayanmak zorundayız. Ama bir de duygu boyutu, yani kalbe hitap eden boyutları var. Bir de sorgulanabilir hikmet boyutu, yani akıl boyutu var. Günümüzde bunların üçünü birleştiremiyoruz. Birisi bilgi boyutuna ağırlık vererek dini bir bilgi nesnesi, bir araştırma nesnesi gibi görüyor. Bir başkası sadece duygulara hitap ediyor, bizi ağlatmayı veya sevindirmeyi marifet zannediyor. Bir başkası da sadece felsefî tartışmalar üzerinden bir din söylemi yürütüyor. Bunun üçünü birleştirmek bir maharet istiyor.

... Söyleşinin tamamı Açıkdeniz’in 3. sayısında!

98 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör