top of page

Nefretle Nereye Kadar | Ümit Şimşek



Amca kızı Ümmü Hani’nin evine geldiğinde, Resulullah’ın üstü başı toz toprak içindeydi.

Temizlendikten ve sekiz rekat namaz kıldıktan sonra, evde yiyecek birşeyler olup olmadığını sordu.

“Var, ama sana sunmaktan utanırım” dedi Ümmü Hani. “Sadece biraz kuru ekmek kırıntısı var.”

Resulullah, “Onları ufalayıp suya batır, yanında biraz da tuz getir” buyurdu.

Suya batırılmış ekmek kırıntıları geldikten sonra, Resulullah “Biraz da katık var mı?” diye sordu.

O gün Ümmü Hani’nin evinde katık olarak sadece sirke vardı.

“Getir” dedi Allah’ın elçisi.

Getirdiler. Ve Allah’ın elçisi “Sirke ne güzel katıktır!” diyerek, ıslatılmış tuzlu ekmek kırıntıları ve sirkeden meydana gelen yemeğini yedi.

O yemek, bir büyük fatihin zafer yemeği idi.

Mekke fethedilmiş, insanlar affedilmiş, Kâbe temizlenmiş, kırılıp yakılan putların tozuna bulanan Allah’ın Resulü biraz soluklanarak açlığını bastırmak için Ümmü Hani’nin evine uğramıştı.

Bir tarih yazılıyor, ama tarihi yazanlar farklı bir iş yapmıyor, her günkü hayatlarını yaşıyordu.

Mekke’nin esir düşmüş ahalisine, fetih ordusunun başkumandanı sordu:

“Şimdi size ne yapacağımı umuyorsunuz?”

Yıllardır yok etmeye çalıştıkları, işkencelerin her türlüsünü uyguladıkları, mallarını gasp ettikleri, bu şehirde yaşayamaz hale getirdikten sonra gittikleri başka yerlerde de rahat bırakmadıkları insanlar, şimdi onların efendisiydi. Ve kaderleri de, başkumandanlarının ağzından çıkacak bir söze bağlıydı. Herhalde intikamlar alınacak, cezalar infaz edilecek, mallar müsadere edilecek, her biri hayatının bundan sonraki kısmını bir köle veya cariye olarak geçirmek üzere fatihlerden birine teslim edilecekti.

Fakat başkumandanın suali soruş tarzı, onların içinde bir ümit uyandırdı. Muzaffer bir komutanın değil, kadim bir dostun sual soruşuydu bu—ahlâkıyla, cömertliğiyle, vefasıyla, keremiyle tanıdıkları kadim bir dostun...

“Sen ihsan ve kerem sahibi bir kardeşsin,” diye cevap verdiler. “Biz senden ancak iyilik umar ve ‘İyilik yapacaksın’ deriz.”

Doğru söylediler. Çünkü onu tanıyorlardı. Âlemlere rahmet olarak gönderilen, vatanına da rahmet müjdesiyle gelmişti ve bu müjdenin üzerine intikam gölgesi düşürecek değildi. “Hepiniz serbestsiniz” dedi ve herkesi güven içinde evlerine gönderdi. Oysa o evlerden birçoğu, Medine’ye hicret etmek zorunda bırakılmış Müslümanlardan gasp edilen evlerdi. Resulullah’ın biri annesi Âmine’den, diğeri zevcesi Hatice’den kalan iki evi de bunlar arasındaydı. Hiçbirine dokunulmadı. Sadece Ebu Süfyan’ın damadı, hicret ettikten sonra evine el koyarak başkasına satan kayınpederinden evini geri istiyordu. Resulullah ona “Eğer bu isteğinden vazgeçersen sana cennette bir ev var” müjdesini verince o da isteğinden vazgeçti ve bir daha kendisinden eviyle ilgili tek bir söz işitilmedi.

Fetih günü sancağı taşıyan Sa’d b. Ubâde, Ebu Süfyan’ın yanından geçerken “Bugün melhame (şiddetli savaş, kan dökme) günü!” diye seslenmişti. Resulullah’a bunu haber verdiklerinde, “Hayır, bugün merhamet günüdür” diyerek sancağı Sa’d’dan aldı ve başkasına (bir rivayete göre onun oğluna) verdi.

Mekke’nin fethi sadece bir başlangıçtı, asıl fetihler ondan sonra başladı. Müslümanların azılı düşmanlarından Ebu Cehil’in oğlu ile Ebu Leheb’in iki oğlu da fethedilen gönüller arasındaydı ve üçünün de Müslüman oluşu Resulullah’ı çok sevindirmişti. Resulullah’ın en yaman düşmanlarından kim eman dilediyse, Resulullah ona sorgusuz sualsiz eman verdi, Müslümanlar da ona bağırlarını açtılar. Yılların düşmanlığını bir anda silip atmak onlar için hiç de zor bir iş değildi. Çünkü söndürülmesi gereken kin, nefret, husumet, intikam gibi duygular zaten gönüllerinde yer etmiş değildi. Gerçi onlar bu fetih gününe gelinceye kadar düşmanlıkların en insafsızcasına muhatap olmuşlar; dövülmüş, vurulmuş, taşlanmış, yaralanmış, sakat bırakılmış, yerde buldukları çiğnenebilir herhangi birşeyi yemeye çalışacak derecede açlıklara katlanmış ve nice şehitler vermişlerdi. Fakat bütün bunlar şu veya bu düşmandan gelen bir saldırı değil, Allah yolunda katlandıkları ve karşılığını da Allah’tan bekledikleri meşakkatlerdi. Onun için, en yaman düşmanları İslam’a girdikleri anda kendilerini bir kardeşlik ortamında buluyorlardı ki, Allah’ın ve Resulünün mü’minlere gösterdiği asıl hedef zaten buydu: iman ve hidayet nurundan onların gönüllerinin de nasiplenmesi.

Bununla birlikte, onca meşakkatlere katlanıp da kin ve husumet hislerine esir olmamak kolay bir iş değildi. Bilakis, eski alışkanlıklardan kurtulup böyle bir performansa erişebilmek sıkı ve sürekli bir eğitim gerektiriyordu. İlk Müslümanların en önemli özelliği de işte burada yatıyordu. Çünkü onlar İslam’a adım attıkları andan itibaren kendilerini uygulamalı bir ahlak ve fazilet eğitiminin içinde buluyorlardı: hem de dünyanın en üstün ahlaklı ve faziletli hocasının şefkatli, muhabbetli, ferasetli rehberlik ve gözetimi altında.

Bunun yanısıra, onların eğitimini bu kadar değerli kılan bir başka şey daha, derslerini tasavvur olunabilecek en olumsuz şartlarda uygulamalı biçimde görmüş olmaları idi. Açıkdeniz’in 6. sayısında yer alan “İlle de Ahlak” başlıklı yazıda da üzerinde durduğumuz gibi, ilk Müslümanlar, kendileriyle aynı hayatı paylaşan Allah elçisinin derslerinde bir yandan Rablerini tanır ve O’na nasıl kulluk edeceklerini öğrenirken, bir yandan da hayatın bütün alanlarında geçerli olmak üzere yüksek bir ahlak ve fazilet eğitimini de aynı derslerin içinde ve en çetin şartlar altında alıyorlardı. Çünkü Kendisine iman ve ibadet ettikleri Allah Teâlâ sonsuz rahmet sahibiydi, bizi bütün hallerimizde görüp gözetiyor ve bize yerden ve gökten ikramlarda bulunuyordu; ama aynı zamanda Kendisi gibi bizim de başka kullara karşı merhametli olmamızı ve O’nun keremini davranışlarımızda yansıtmamızı istiyordu. Allah Teâlâ aynı zamanda affediciydi; bizi bir yandan Kendi af ve mağfiretine çağırırken, aynı zamanda diğer kullara karşı bizim de alabildiğine bağışlayıcı olmamızı istiyordu. Bunun için, en mümtaz kulunu öğretmen olarak görevlendirmiş, en bahtiyar kullarını ona öğrenci yapmış ve Kitabını onların hayatına indirmeye başlamıştı.

Özetleyecek olursak, sahabilerin Resulullah ile yaşadıkları hayat, sadece bir mü’minler topluluğu olarak varolma mücadelesi vermekten ibaret kalan bir hayat değildi. Onlar her türlü güçlük, yokluk ve eziyetlere göğüs gererek bu mücadeleyi verirken, bir yandan da yoksulu doyurmayı, yetimi korumayı, komşuya ikramda bulunmayı, namuslu olmayı, kimse hakkında suizan etmemeyi, yalandan uzak durmayı, bütün mahlûkata şefkatle muamele etmeyi de uygulamalı olarak öğreniyorlardı. Aldıkları ahlak ve fazilet dersleri arasında ‘güzel söz’ ile ilgili olarak Mekke döneminde inen şu âyetlere bakınca, o dönemin çetin şartları altında bu eğitimi alan insanların nasıl güzelleştiğini âdeta hızlandırılmış bir film seyredercesine görür gibi olacaksınız:


“Rahmân’ın has kulları, yeryüzünde alçakgönüllülükle yürürler; cahiller kendilerine sataştığında da ‘Selâmetle’ der, geçerler.”

“[Ey Musa] Seni kendime elçi seçtim. Sen ve kardeşin, âyetlerimle gidin; Beni anmaktan geri kalmayın. Firavun’a gidin; çünkü o iyice azıttı. Ona yumuşak söz söyleyin; olur ki öğüt alacağı veya Allah’tan korkacağı tutar.”

“Kim izzet arıyorsa, bilsin ki izzet bütünüyle Allah’a aittir. Güzel sözler O’na yükselir; onu da güzel işler yükseltir. Kötülük tasarlayanlar için ise şiddetli bir azap vardır. Öylelerinin tuzakları boşa çıkmaya mahkûmdur.”

“Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikte bulunmanızı emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanacak olursa, onlara öf bile deme, onları azarlama; onlara güzel söz söyle.”

“Kullarıma şunu da söyle ki, sözün en güzelini söylesinler. Yoksa Şeytan aralarına fesat sokar. Çünkü Şeytan insana apaçık bir düşmandır.”

“Allah’a çağıran, güzel işler yapan ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kim var? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kişi sanki candan bir dost oluvermiştir. Fakat buna ancak sabredenler erişir. Buna erişenler de büyük bir nasip sahibi olanlardır.”

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle çağır; onlarla en güzel şekilde mücadele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları iyi bilir; doğru yolda olanları en iyi bilen de O’dur.

Ceza verecekseniz, size yapılanın misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz, hiç kuşkusuz, bu sabredenler için daha hayırlıdır.

Sen sabret; senin sabrın da ancak Allah’ın yardımıyladır. Onlar için tasalanma; kurdukları tuzaklar yüzünden de için daralmasın.

Allah takvâ sahipleriyle, iyilik yapan ve iyi kulluk eden muhsinlerle beraberdir.”


* * *


İlk Müslümanların varoluş mücadelesi amansız bir husumetin tasallutuna karşı verilmiş bir mücadele idi. Fakat kine kinle, nefrete nefretle, zulme zulümle mukabele edilerek verilmiş bir mücadele değildi. Eğer öyle olsaydı, kendileri de düşmanlarına benzemiş olurlar, bu ise İslam’ın ve Müslümanların değil, sadece faili değişen nefret ve zulmün zaferi olurdu. Bir önceki sayıda incelediğimiz Gandi, Martin Luther King ve Mandela gibi efsanevî liderler de bu gerçeğin farkındaydılar ve başarılarını bu farkındalığa borçluydular. Ne diyordu Martin Luther King:


“Karanlık karanlığı gideremez, onu ancak ışık yapar. Nefret de nefreti gideremez, onu ancak sevgi yapar.”


King ve diğer özgürlük kahramanlarının çok iyi anladıkları, zamanımız Müslümanlarının ise hiç anlayamadıkları gerçek bundan başkası değildir. Evet, kin ve nefretle kitleleri harekete geçirebilir, size kin besleyenler ve zulmedenlerle savaşabilir, hatta onları mağlup edip size yaptıklarını burunlarından getirebilirsiniz. Ama bu yolla kin ve nefreti yok etmek bir yana dursun, bilakis onu sürekli besleyerek canlı tutmaktan başka bir iş başarmış olmazsınız. Derken sizin sayenizde hayatiyetini koruyan ve biriken kinler ve nefretler bir gün nöbeti sizden alıp başkalarına devreder ve feleğin çarkı yine eski yönünde dönmeye devam eder. Bu defa siz yine kin ve nefret biriktirme konumuna geçersiniz. Bu fasit dairenin varacağı yer, birbirine hayatı zehir etmekten daha kutsal bir değere sahip olmayan topluluklar üretmekten başka birşey değildir. Bu gerçeğin dünya genelindeki eserleri, baskıcı laikliğin hakim olduğu yerlerde dinî hareketlerin daha çok rağbet görmesi, baskıcı dinî grupların hakimiyetindeki ülkelerde de halkın dinden uzaklaşması şeklinde açıkça görülmektedir. Biz de bu gerçeğin yabancısı değiliz: Kemalist anlayış iktidarda iken dinî akımlar güçleniyor; din görüntüsü ardındaki baskıcı anlayış muktedir olduğunda ise Atatürk devrimlerine rağbet artıyor. Her iki halde de iktidardaki güçlenmiyor, güç kaybediyor; baki kalan kin ve nefret oluyor ve bu duygular Con Ahmet’in devridaim makinesi gibi kendi enerjisini üretiyor.


* * *


Nefret dilinin önü alınması en zor biçimi, din diline dönüşmüş halidir. Gerçekte bu, şerrin hayır kılığına bürünmüş şeklidir; kötülüğün her türü ve en şiddetli hali böylelikle din üzerinden meşruiyet kazanır ve rağbet görür. Peygamber dahi olsa hiç kimsenin Allah katında kendi ameline güvenemeyeceği yaygın şekilde bilinen bir gerçektir; ama bir şeyhefendi ‘Allah’ın düşmanlarına düşmanlık etmeyi’ bundan istisna tuttuğu zaman, bu mesajın “Allah’ın düşmanlarına karşı ne kadar çok düşmanlık üretirseniz, Allah katında yerinizi o kadar sağlama almış olursunuz” şeklinde algılanacağı açıktır. Bundan sonrası ise ‘Allah’ın düşmanları’ tanımına kimlerin dahil olacağı sorusuna kalmıştır ki, o da sizin ilminize, ilminizin yetersiz kaldığı durumlarda da keyfinize kalmış bir meseledir. Bir de bu mesajı havada kapan şairlerimiz işin içine girip “Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın / Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lâzımsın” diye husumete methiyeler düzmeye başladı mı, artık barajın kapakları açılmış, nefret seli boşalmaya başlamış demektir ve bundan sonrasına hakim olabilmek pek güçtür. Bu konuda istikameti koruyabilmenin tek yolu vardır; o da hangi gerekçeyle ortaya çıkarsa çıksın, her türlü kin, nefret ve intikam duygularından ve bu duyguları besleyen şeylerden uzak durmaktır. Bu konuda tereddüde düştüğümüz anlarda “Öfkeyle yoğurulmuş bir din anlayışı insanlığa ne verebilir?” sorusunu kendimize sormak ve inceden inceye bu sorunun cevabını düşünmek en isabetli yol olsa gerektir.

Asr-ı Saadette o büyük İslâm inkılâbını omuzlayan sahâbenin büyük kısmı, hayatının bir bölümünde İslam’a karşı mücadele vermiş, Müslümanlara kılıç çekmiş, işkence yapmış, onları yurdundan kovmuş, “Eğer bu gönderdiğin Senin katından gelmiş hak kitap ise, haydi üzerimize gökten taş yağdır da görelim” diye Allah’a meydan okumuş kimselerdi. Fakat Resulullah’ın ve Müslümanların onlara karşı tavırları hiçbir zaman aynı üslup ve seviyede cereyan etmedi. Hatta savaş halinde bulundukları zaman bile “Cahiliye hatiplerinin savaş konuşmalarında intikam ve savaşa teşvik havası hakimken Resulullah’ın hitabelerinde tevhidi yayma ve sevaba nail olma teması vurgulanmıştı.” Tevhidi yayma ve sevaba nail olma ise, kimsenin inhisarında olan bir değer değildi; İslam’ı kabul eden herkes, mazisi ne olursa olsun, o andan itibaren bu değerlere sahip hale geliyor ve o dakikada diğer Müslümanlarla aynı haklara ve müjdelere erişiyordu. Geçmişin kötü hatıralarını hafızalardan silerek herkesi birden kucaklayan bu anlayış, yeni iltihaklarla toplumu güçlendiriyor ve bu sağlıklı büyüme de toplumu büyümenin getirebileceği problemlere karşı dayanıklı kılıyordu.


* * *


Kin ve nefret duygularını canlı tutmanın asıl büyük faturası değerler cephesinde yaşanan tahribattır. Zira ‘yedi düvele karşı varolma savaşı’ görüntüsü altında canlı tutulmaya çalışılan gerilim ortamı, toplumun dayandığı değerleri kemirmekte ve onların yerine zıtlarını yerleştirmektedir. Böyle boğuşma ortamlarında ilk feda edilen şey, insanlığın ve İslam’ın temel değerleri olan ve toplumu ayakta tutan adalet, hürriyet, merhamet, muhabbet, diğergâmlık, bağışlayıcılık gibi insanî değerlerdir. Tabii onların terkettiği yer de hiçbir zaman boş kalmaz; bencillik, şan ve şeref tutkusu, şöhret, servet, debdebe, mevki, makam, itibar, dalkavukluk, kıskançlık gibi şeytanî değerler toplumda rağbet bulmaya ve hükmetmeye başlar. Bu sebeptendir ki, kin ve nefret tuzağına düşmüş topluluklarda ıslahata herşeyden önce bu kaybolmuş veya yıpranmış değerlerden başlamak gerekecektir. Bunun da yolu, toplum tabanında her türlü inanç ve görüş sahiplerini biraraya getirecek olan ahlâk ve erdem odaklı hareket ve oluşumlara kuvvet vermekten geçer.

Tıpkı Resulullah’ın İslam öncesinde dahil olduğu ve İslam’dan sonra da özlemle andığı Erdemliler İttifakı gibi...


Opmerkingen


bottom of page