top of page

Kader…

ÜMİT ŞİMŞEK

Bir zamanlar insan yoktu. Dünya yoktu. Kâinat yoktu. Hiçbir şey yoktu. Zaman da yoktu.


Fakat kader vardı.

Çünkü Allah vardı.

Ve kader, Allah’ın ilminden bir ilim idi.

Bir “Ol!” emri erişti yokluğa.

Ve herşey var oldu.




Ve zaman işlemeye, işleyen zaman şeridinde kader okunmaya başladı.

Önce parçacıklar, sonra zerreler yaratıldı. Zerrelerden yıldızlar yapıldı. Bir kâinat inşa edildi.

Nice zaman sonra, zifirî karanlık bir perdenin üzerinde ışıldayan yıldızlardan birinin yakınında bir şantiye kuruldu ve üzerinde bir gezegen adım adım inşa edilmeye başladı.

Fakat bu sıradan bir gezegen değildi.


Önce bir toz bulutuydu bu özel gezegen. Bugün göklerde seyrettiğimiz rengârenk bulutsulardan bir bulut. Milyonlarca yıl boyunca döne döne bir gezegen halini aldı. Sonra üzerinde fabrika bacaları gibi volkanlar çalışmaya başladı. Dönüş sırasında yerin altına çökmüş ağır madenler volkanlarla yeryüzüne çıkarıldı. Bu arada uzayın dört bir yanından kuyrukluyıldızlar su taşıdı. O su ile denizler, göller, yeraltı mahzenleri dolduruldu. Yerkabuğunda kader hatları açıldı. Bu hatlar boyunca kıt’alar kendilerine gösterilen yerlere taşındı. Nice çağlar boyunca nice depremlerle sarsıldı gezegen. Kıt’alar kaydı, dağlar yükseldi, ovalar serildi, nehirler açıldı, bütün bunların üzerine kat kat atmosferden bir çatı kuruldu. Ve bir hedefe doğru adım adım şekillenen bu gezegene ‘dünya’ adı verildi.


Sonra dünya üzerinde hayat yaratıldı. Nereden geldiği, ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı hiç bilinmedi; o gün bu gündür kimsenin akıl erdiremediği bir sır olarak kaldı hayat. Ve o bilinmezliği içinde her yerden fışkırdı, milyonlarca farklı kılık altında dünyanın her yerini doldurdu.


Önce bitkiler çıktı, çağlar boyunca gezegenin atmosferini oksijenle doldurdu. Sonra çeşit çeşit canlılar birbiri ardınca belirdi. En sonunda insan dünyaya geldi. Ve geldiği yerde kendisi için hazırlanmış bir yuva buldu.

Bütün bunlar, her şeyiyle, her zerresiyle, her saniyesiyle, her ayrıntısıyla planlanmış bir kaderin madde âlemine yansımasıydı.


* * *


İnsan geldiği bu dünyada diğer varlıkların yaptığı gibi kendisine verilmiş olan belirli bir görevi yerine getirmekle kalmadı. Pek çok sorularla hayata gözünü açmıştı; sordu, araştırdı, öğrendi, öğrendikleriyle yeryüzünde eserler vücuda getirdi. Bu gezegenin diğer yaratıkları gibi bir sanatla dünyaya gelmemişti; ne kuş gibi yuva yapmayı biliyordu, ne arı gibi bal yapmayı. Öğrendiği herşeyi burada öğrendi. Bu âlemde geçerli olan kanunları öğrendi. Karşısında muhteşem bir sanat galerisi halinde beliren dünyanın ona sunduğu güzelliklerin sırlarını çözdü. Canlı veya cansız herşeyden faydalanmanın bir yolunu buldu. Öğrendikleriyle diğer varlıklar üzerinde bir hakimiyet kurdu. Derken medeniyetler kurdu. Eserleriyle yeryüzünün dört bir yanını donattı. O eserlerde, dünyanın her tarafında bizi karşılayan soyut bir güzelliğin çeşit çeşit yansımaları vardı. Kimi mimarî ile anlatıyordu o soyut güzelliği, kimi bilimle, kimi resimle, kimi şiirle, kimi besteleriyle. Sanki dünya insan için hem seyrine doyulmaz eserlerle dolu bir galeri, hem de burada öğrendikleriyle kendi eserlerini vücuda getireceği bir atölye idi.


Fakat burada herşey her zaman düzgün gitmiyordu. Sevincin, neşenin, aşk ve şevkin yanısıra dertler, ayrılıklar, haksızlıklar, ihtilâflar, savaşlar; ve hepsinden önemlisi, ölüm de vardı bu dünyada.


* * *


Bu dünyada ölüm vardı, çünkü o sonsuzluk için yaratılmamıştı. Ölüm, bu âlemde hakim olan muhteşem düzenin bir parçasıydı. Lâkin ilk bakışta onun bu özelliği pek farkedilmiyordu.


Herşey, ama herşey fani idi bu âlemde. Koca yıldızlar dahi bir süre için parlıyor, ondan sonra ebediyen sönüyordu. Sadece ömürleri bize göre bir hayli uzundu. İnsan ömrü göz açıp kapayıncaya kadar tükeniverirken cansız yıldızlar milyarlarca sene ömür sürüyordu. Fakat sonunda herşey bu dünyaya veda ettiği için, herşey aynı kaderi yaşıyor ve ölümde birleşiyordu. Aynı âkıbette birleşen insanların önce veya sonra, az veya çok yaşamış olması neyi değiştirecekti?

Dünya ölümlü bir diyar olarak yaratılmıştı. Ve böyle yaratılışının da, hiç şüphesiz, önemli bir sebebi vardı.


O, insanlar için bir imtihan dünyası, bir sınav salonu idi.

Buraya gelenlerden her biri değişik bir rol ve değişik bir kaderle geliyordu. Ama hepsine aynı soru soruluyordu:

“Hanginiz daha güzel işler yapacaksınız?”


Güzel işler herkesten beklenen şeydi, ama “ne türden işler?” sorusunun herkes için ayrı bir cevabı vardı. Kime ne verilmişse onun hesabı sorulacak, verilmeyen şeyin hesabından kimse sorumlu tutulmayacaktı. Bu yönüyle bir tiyatro salonu gibiydi dünya: Dekor kurulmuş, herkese rolleri dağıtılmıştı. Sırası gelen kostümünü giyecek, rolünü oynayacak, sonra da sahnedeki yerini sırası gelenlere terkederek buradan ayrılacak, rolünü bitirenlerin beklediği salona geçerek oyunun bitmesini ve ödüllerin ilân edilmesini bekleyecekti.


Evet, dekor çok masraflı, oyun çok çekici, eğlence doyumsuzdu. Ama herşey geçiciydi ve herşeyin anlamı geçiciliğindeydi. Oyunun kendisine dalan, daha oracıkta sınavı kaybediyor ve bu kaybının faturasını sonsuz bir mutluluk diyarından mahrumiyet şeklinde ödüyor; sınavı ciddiye alan ise, o mutluluk diyarında sonsuz bir hayatı kazanıyordu. Bir başka deyişle, herkes ebedî bir diyarda kendisini bekleyen iki kaderden birini kendi eliyle seçiyordu:


“Şunu bilin ki, dünya hayatı bir oyundan, bir eğlenceden, bir şatafattan, aranızda bir övünmeden, mal ve evlât yarışından ibarettir. O bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ekin çiftçilerin hoşuna gider; sonra kuruyuverir de onu sapsarı görürsün. Sonra saman olur gider. Âhirette de çetin bir azap, bir de Allah’tan bağışlanma ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı ise aldatıcı bir menfaatten başka birşey değildir.”


* * *


Bizden öncekiler rollerini tamamlayıp gitti; sonrakiler de sırasını bekliyor. Şimdi sıra bizim sıramız, sahnedeyiz ve ‘dünya’ denilen bu sahnenin mahiyetini, ‘dünya hayatı’ denilen bu oyunun kurallarını ve bizim bu oyundaki rollerimizi ciddiye almamız gerekiyor.


Kuralların birincisi ve en önemlisi, Rububiyet kanunlarıdır.

Burada büyük-küçük, gizli-açık herşey Rububiyet kanunları çerçevesinde cereyan eder. Bu dünyayı yaratan, onu bütün ayrıntılarıyla bizzat yönetir. Bütün doğa yasaları bu cümledendir ve herkesi bağlar, kimseye ayrıcalık tanımaz: ateş yakar, soğuk üşütür, kendisini uçurumdan atan parçalanır, yerin ve malzemenin özelliklerini hesaba katmadan yapılan evler çöker.


Rububiyet kanunlarının diğer bir türü ise ebedî âleme yönelik kanunlardır; bunların hesabı diriliş gününde görülecek ve karşılıklar o gün dağıtılacaktır. Bunlar da (1) Yaratana, (2) yaratılmışlara karşı sorumlulukları içerir ve her ikisinin hesabı da birbirinden bağımsız olarak görülür.


Bir başka grupta Hikmet kanunları vardır. Bu âlemde ne varsa hepsi bir amaca göre düzenlenerek yaratılmıştır. Bu açıdan bakıldığı takdirde kâinatın ve içindekilerin ne yaratılışında, ne de işleyişinde hiçbir abesiyet görülmez. Her bir canlının organ ve yetenekleri onun için takdir edilen hayat tarzı ile karşılaştırıldığı zaman bu gerçek apaçık ortaya çıkar. Onlardan bir tanesinin, meselâ bir balarısının o küçücük vücuduna takılan organların ve içinde işleyen sistemlerin bu açıdan bir dökümünü yapmak bile bir kitabın hacmini bulacaktır. Diğer yandan, arının bu şekilde düzenlenmiş olması, onun başta bitkiler olmak üzere diğer canlıların ve yeryüzündeki hayatın bütünü için hayatî önem taşıyan bir yere sahip olduğunu da açıkça göstermektedir ki, bu da arının vücudunda işleyen hikmet kanunlarının kâinatı kuşattığını ve herşeyin herşeyle ilişkilerini gözettiğini apaçık göstermektedir.


Adalet kanunları ise, kâinatı ayakta tutan en önemli kanunlardır. En geniş anlamıyla ‘her şeye lâyık olduğu şeyi vermek’ şeklinde tanımlayabileceğimiz bu kanunları Bediüzzaman Said Nursî ‘müsbet ve menfi adalet’ şeklinde iki grupta inceler. Müsbet adalet, en parlak eserlerini herkese ne için yaratılmışsa onu gerçekleştirmesini sağlayacak organ ve yeteneklerin verilmesi şeklinde gösterir ki, adaletin bu türünün bütün kâinatta kusursuz bir şekilde işlemekte olduğunu, her bir canlının yaratılışı ve yaşayışı arasındaki uyumda açıkça görüyoruz.


Ödül ve ceza konusunda ise hikmet kanunları ile adalet kanunları arasında bir etkileşim sözkonusudur. Adalet, kişilerin yaptığı iyiliğin de, kötülüğün de karşılıksız kalmamasını ister; hikmet ise bu gerçeğin başka bir âlemde tahakkukunu gerektirir. Eğer herkes yaptığı herşeyin karşılığını tam olarak bu dünyada bulsaydı, ‘görmeden iman etmek’ şeklindeki imtihan ilkesi ortadan kalkar ve kimin içtenlikle ve şeksiz bir şekilde Allah’a ve âhiret gününe iman ettiği açıkça ortaya çıkmazdı. İyilerin ödüllerine, kötülerin cezalarına kavuşmadan bu dünyadan ayrılmaları bu dünyanın bir kusuru değil, sınav alanı olarak düzenlenmiş olmasının bir gereğidir.


Bununla birlikte, bazı suçların, özellikle yaygınlaşmış zulümlerin zaman zaman birtakım doğal âfetler gibi sebeplerle cezaları celbetmesi de bu dünyanın gerçekleri arasındadır ki, Kur’an-ı Kerim’in kıssaları bu gerçeğin misalleriyle doludur. Ancak bu tesbit, her türlü doğal âfeti böyle bir sebebe bağlamak konusunda bizi aceleye sevketmemelidir. Çünkü insanların herhangi bir kusura bağlı olmaksızın çeşitli sıkıntılarla imtihana tâbi tutulması da Allah’ın kanunlarından biridir. Hz. Yusuf’un kavminin yedi yıl bolluktan sonra yedi yıl kuraklıkla imtihan olunduğunu Kur’an bize anlatırken bunu onların kusurlarına bağlamamış, ancak böyle bolluk ve kıtlıkların bu dünya hayatında her zaman vuku bulabileceğini hatırlatmış ve Yusuf aleyhisselamın tedbirlerini örnek göstererek insanları sıkıntılı zamanlar için önlem almaya sevketmiştir.


Fakat dünya hayatının bir başka özelliği daha vardır:

Dünyanın ve âhiretin Mâliki olan Allah’ın, kullarını uyarmak veya cezalandırmak için zaman zaman doğal âfetleri istihdam etmesi de hayatın gerçekleri arasındadır ve bu gerçeğin Kur’an-ı Kerim’de pek çok delilini okuyup duruyoruz. Bu yoldan vereceği cezayı veya yapacağı uyarıyı kullarının tedbirde kusur ettiği bir cihetten vererek onları hem tekvinî, hem de teşriî kanunlarına itaate zorlamak da Allah Teâlânın işlerindendir.


Doğal âfetleri doğru olarak okumaktan bizi alıkoyan en önemli sebeplerden biri, suçluların yanısıra masumların da bu musibetlerden zarar görmesidir. Gerçi tekvinî kanunlara (doğa yasalarına) itaatsizlik yönünden ele alındığında bu durumu açıklamak o kadar zor olmuyor; çünkü çöken bir apartmanın enkazı altında can veren bir bebeğin ölümünden kimin sorumlu olduğu bellidir. Böyle durumlarda insanlar suçlanacak kişileri belirlemekte kusur etmezler. Ancak musibetler ilâhî bir uyarı veya ceza yönüyle değerlendirildiğinde ilk akla gelen soru, kaderin suçluyu cezalandırırken masumu niçin bu cezaya ortak ettiği sorusu olur. Bu, ciddiye alınması gereken bir sorudur ve manzaraya bütüncül bir bakış açısıyla bakmayı gerektirmektedir.


Adalet, zalimin cezasına masumu ortak etmez; lâkin hikmet de dünya hayatının üzerindeki perdeyi bütünüyle kaldırarak herşeyi ayan beyan göstermeye izin vermez. Aksi takdirde, sadece zalimi cezalandırarak masuma dokunmayan musibetler dünyayı bir sınav alanı olmaktan çıkarır ve kişilerin özgür iradelerini kullanmasına fırsat tanımazdı. Burada hikmet ve adalet hakikatleri arasında bir ortak nokta görüyoruz:


Zulüm—ya bizzat işlemek veya işleyenlere taraftar olmak cihetiyle—bir toplumda çoğunluğa ulaşacak şekilde yaygınlaştığı zaman bütün toplumu cezaya lâyık hale getirir ki, Kur’ân bu konuda insanları açık bir şekilde uyarmıştır:


“Öyle bir fitneden sakının ki, içinizden sadece zulmedenlere münhasır kalmaz. Şunu da bilin ki, Allah’ın cezası pek şiddetlidir.”


Bu âyetin uyarısını anlamak hiç de zor değildir: Eğer bir toplumun çoğunluğu kendi tercihleriyle bir zalimi o toplumun başına musallat edecek olsa, maruz kaldıkları haksızlıklar sebebiyle kendi nefislerinden başkasını suçlamaya o toplumun hakkı olabilir mi? Bu ilâhî yasa, tekvinî ve teşriî kanunlara itaatsizliğin her ikisi için de aynen geçerlidir.


Bununla beraber, kâinatta cereyan eden Rahmet kanunları hiçbir zaman mazlumu ödülsüz bırakmaz; onun uğradığı zararı kat kat fazlasıyla ve onu sadece tatmin etmekle kalmayıp büyük sevinçlere garkedecek ödüllerle tazmin eder. Genel musibetlerden zarar gören masumlar için gördükleri zararın derecesine göre ilâhî rahmetin onlara lâyık gördüğü ödüller vardır:


“Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gam cinsinden, hatta ayağına bir diken batması kadar olsun, Müslümanın başına gelen her ne varsa, Allah bu vesileyle onun hatalarını bağışlar.”

“Şehitler beş kısımdır: bulaşıcı hastalıktan ölen, ishalden ölen, suda boğulan, yıkıntı altında kalan ve Allah yolunda öldürülen.”


Bu konudaki değerlendirmelerde ihmal edilen can alıcı bir noktayı hatırlatmadan geçmeyelim:

İnsanların acılar karşısında gösterdikleri tepki, acının kendisine karşı gösterilen bir tepki değil, herhangi bir amaca hizmet etmediğini zannettikleri acıya gösterdikleri tepkidir. Yoksa, insanların çektikleri acıya değecek bir sonuçtan emin oldukları takdirde katlanmayacakları bir acı düşünülemeyeceğine en büyük delil, evlat sahibi olmak için annelerin tekrar tekrar katlandıkları doğum acısıdır. Bebeğini kucağına aldığında hangi anne aylar boyunca çektiği sıkıntılardan ve katlandığı dayanılmaz doğum sancılarından pişmanlık duyar? Bu dünyada insanların bizzat hak etmedikleri acıları hoş karşılamayışlarının sebebi, bu ızdırapların ebedî bir âlemde kendileri için hiçbir zaman bitip tükenmeyecek mutlulukların kaynağı olduğunu bilememeleri veya yeterince takdir edemeyişlerinden başka birşey değildir.


* * *


Gelelim meselenin kader yönüne...

Âlemlerde cereyan eden küçük veya büyük ne varsa hepsinin Allah tarafından belirlenen bir kaderle cereyan ettiği, bizim iman esaslarımızdan biridir. Kur’an-ı Kerim de bu hususu tam bir açıklıkla bize bildirmiştir:


“Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Bu ise Allah için pek kolaydır.

Tâ ki kaybettiğinize üzülmeyin, size verdiklerimizle de şımarmayın. Çünkü Allah büyüklük taslayan ve böbürlenenlerin hiçbirini sevmez.”


Fakat insanın başına gelenlerde kendi iradesinin de bir rolü bulunduğu için, Allah’ın kaderi önümüze alternatifleri serer ve bizi bir tercih karşısında bırakır. Bu durumu en güzel şekilde açıklayan kişi Hz. Ömer olmuştur.

Salgın hastalığın başgösterdiği bir şehre girmekten vazgeçerek geri dönerken kendisine yöneltilen “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” sorusuna, Halife Ömer “Evet” cevabını vermişti: “Allah’ın bir kaderinden diğer kaderine kaçıyoruz.” Sonra da, şöyle bir misalle bu sözlerini açıklamıştı:


“Söylesene, senin develerin olsa da iki taraflı bir vadiye inseler, bu vadinin iki tarafından biri verimli, diğeri de çorak olsa, sen develerini verimli yerde de otlatsan, çorak yerde de otlatsan yine Allah’ın kaderiyle otlatmış olmaz mısın?”


Hz. Ömer ile beraberindekiler Allah’ın tekvinî kanunlarına uygun olan kaderi seçtiler ve esenlik içinde evlerine döndüler. Tedbiri ciddîye almayarak yanlış bir tevekkül anlayışıyla salgın hastalığın pençesindeki şehre girselerdi, Allah’ın diğer kaderi onları yakalayacak ve pek azı evine sağ salim dönebilecekti.

Ömer ile ordusunun önünde iki kader vardı: onlar tedbir kaderini seçtiler ve selâmete ulaştılar.


Bizim kendi irademizle ortaya çıkan sonuçlar da hiç şüphesiz bir kaderdir; ancak sorumluluğu üzerine atabileceğimiz bir kader değildir. Çünkü o kaderi, Allah’ın bize sunduğu alternatifler arasından biz seçmişizdir.

Onun için, başımıza gelen iyi veya kötü herhangi bir sonuç hakkında hüküm verirken tartışacağımız şey “Bu kader midir?” sorusu değil, “Biz hangi kaderi seçiyoruz?” sorusu olmalıdır.


İhmalleriyle ve/veya icraatlarıyla davet ettikleri musibetlerin sorumluluğunu dürüstçe yüklenecekleri yerde iyilikleri kendi üzerine alıp kötülükleri kadere yükleyen yöneticiler de şüphesiz Allah’ın bizim için yazdığı bir kaderdir.

Ama bu kaderi seçen de biz değil miyiz?



ÖZETLER


Doğal âfetleri doğru okumaktan bizi alıkoyan sebeplerden biri, masumların da bu musibetlerden zarar görmesidir. Musibetler ilâhî bir uyarı veya ceza yönüyle değerlendirildiğinde ilk akla gelen soru, kaderin suçluyu cezalandırırken masumu niçin bu cezaya ortak ettiği sorusudur. Bu, ciddiye alınması gereken bir sorudur.


İnsanların acılar karşısında gösterdikleri tepki, acının kendisine karşı gösterilen bir tepki değil, herhangi bir amaca hizmet etmediğini zannettikleri acıya gösterdikleri tepkidir. Bu dünyada insanların bizzat hak etmedikleri acıları hoş karşılamayışlarının sebebi, bu ızdırapların ebedî bir âlemdeki neticelerini bilememeleridir.


İnsanların çektikleri acıya değecek bir sonuçtan emin oldukları takdirde katlanmayacakları bir acı düşünülemeyeceğine en büyük delil, evlat sahibi olmak için annelerin tekrar tekrar katlandıkları doğum acısıdır. Bebeğini kucağına aldığında hangi anne çektiği sıkıntılardan pişmanlık duyar?


Âlemlerde cereyan eden küçük veya büyük ne varsa hepsinin Allah tarafından belirlenen bir kaderle cereyan ettiği, bizim iman esaslarımızdan biridir. Fakat insanın başına gelenlerde kendi iradesinin de bir rolü bulunduğu için, Allah’ın kaderi önümüze alternatifleri serer ve bizi bir tercih karşısında bırakır.


Bizim kendi irademizle ortaya çıkan sonuçlar da hiç şüphesiz bir kaderdir; ancak sorumluluğu üzerine atabileceğimiz bir kader değildir. Çünkü o kaderi, Allah’ın bize sunduğu alternatifler arasından biz seçmişizdir.


Başımıza gelen iyi veya kötü herhangi bir sonuç hakkında hüküm verirken tartışacağımız şey “Bu kader midir?” sorusu değil, “Biz hangi kaderi seçiyoruz?” sorusu olmalıdır.


Comments


bottom of page