top of page

Hatırşinaslık

Mustafa Said İşeri

Bir yönümüz maddeye gömülü ve zamana sıkışmış iken, bir yönümüz ise mekânın ve zamanın zincirlerinden azâd edilmiştir. Cisim ve nefİs şimdiki zamanın daracık zindanında mahpus iken, hayal, akıl, kalp ve ruh ise bizi bu âlemde özgürleştiren manevi birer kanattır. Bu kanatlar insanı yıllar hatta yüzyıllar öncesi ve sonrasında dolaştırabilir.

Zaman ve mekân algımızı genişleten duygularımızdan biri de hafızamızdır. Hayatımız boyunca öğrendiklerimizi hafızamıza kaydederiz; görüntüleri, renkleri, sesleri, kokuları, hüzünleri, sevinçleri, pişmanlıkları, iftiharları, düşünceleri, inançları… Hayatımızın her ânını kaydeden bu muhteşem cihazın kapasitesini tüketen birine ise rastlanmış değildir.


Hafıza büyük bir nimettir. Lakin bazen nimet olan ise unutmaktır. Zira hatırlanması gerekenleri hıfzetmek, gerekli olmayanları ise unutmak anlamlıdır. Bazen hafızamızın derinliklerine gizlediklerimizi ortaya döker, bazen ise ortaya döktüklerimizi gizlemenin, hatta mümkün olsa silmenin yollarını ararız. Biliriz ki, hafızamız çok değerli bir hazinemizdir; değerini düşürmek, boş ve değersiz şeylerle doldurmak istemeyiz.


Cennetin nimetlerinden biri, can dostların karşılıklı oturarak dünyadaki hatıralarını yâd etmeleridir. Geçmişi yâd etmenin bu cennetimsi keyfi dünyadaki dost meclislerini de süsler ve güzelleştirir. Güzel anılar biriktiren iki dostun konuşmaktan en fazla keyif aldığı konular arasında hatıralarını zikretmek vardır. Güzel hatıralar birbirini çağrıştırır; bir hatıra bir başkasını, bir dost öbürünü ve bir his de diğerini davet eder. Bu hatıra ağı ise dostlukları kökleştirir, ebedileştirir.

İnsan fıtri olarak medeni olduğundan yeni biriyle tanışmaktan büyük bir keyif alır. Tanışan insanlar birbirlerinin dünyasında izler bırakır. İkinci kez karşılaşıldığında hiç olmazsa ismen hatırlamak ve hatırlanmak istenir. Bir kez dahi olsa görüşüp tanışmış olmak aslında cüz’i de olsa bir hukuk doğurur. Buna binaen bize ismimizle hitap eden birinin ismini hatırlayamamanın mahcubiyetini yaşamayanımız yoktur. Ancak bazen dostluk ve arkadaşlıklar küllenir, söner, unutulur. Bir dostu unutmak, en hafif tabirle vefasızlıktır. Vefasızlık ise hem insaniyet açısından bir yoksunluk hem de derin bir elemdir.


Bu bağlamda hafızamın derinliklerinde iz bırakan bir vefasızlığa değinmek isterim. Misafir olduğum bir şehirdeki arkadaş meclisimizde üniversite yıllarımızın güzel ânlarını yâd ederken diğer bir arkadaşımızın da ismi geçmişti. Sohbetin dairesini genişletmek isteyen arkadaşım aynı şehirde yaşayan bu arkadaşımızı telefonla arayarak hem hal-hatır sormayı hem de müsaitse sohbet meclisimize davet etmeyi teklif etti. Arkadaşımız telefonla arandığında kendisinin müsait olmadığını, ayrıca beni de tanımadığını belirterek konuşmasını sonlandırmıştı. Arkadaşımın telefonda ısrarlı hatırlatma çabaları ise sonuç vermemişti. Bu tavra şaşırmış ve hiç beklemediğimiz bir tepki ile karşılamıştık. Belli etmemeye çalışmıştım, ama sanki o ân kafamdan kaynar sular inmişti. Bir arkadaşın zihninden silinmiş olmak ve bunun patavatsızca dile getirilmesi üzüntü vericiydi. Böyle bir tepkisel tavırla ilk ve şükür ki son kez muhatap olmuştum. Hayatımda o ânki kadar ruhumun daraldığı ve kalbimin sızladığı başka bir ânı hatırlamıyorum. O ân unutulmuş biri olmak yerine kötü bir arkadaş olarak hatırlanmaya bile razıydım. Aslında o eski zeki arkadaşın unutmuş olması zordu; bilmediğim bir nedenle beni dünyasında yokluğu mahkûm ederek böyle bir tepki göstermiş olmalıydı. Bu ise unutmanın ötesinde daha incitici, hakaretamiz ve vefasızca bir tavırdı.


Ancak bu maruz kaldığım ruh daraltıcı, gönül sızlatıcı hatıram bir tefekkür kapısını da açtı. Allah’ın her hatayı ve günahı affettiği halde şirki ve küfrü affetmemesinin bir manasını bu sayede derinden hissedip kavradığımı düşünüyorum. İnsanı hiçten yaratan, kâinat genişliğinde nimetlerle donatan ve ebedi ihsanlarını müjdeleyen bir yaratıcıya nankörlük göstermenin ne manaya geldiğini en iyi vefasızlık elemini tadanlar bilebilir. Cüz’i bir arkadaşlık hukukunun bozulmasına ve yok sayılmaya tahammül edemeyen bir insanın yaratıcısına vefasızlık etmekten hassasiyetle kaçınması, her an O’nu hatırlamaya ve yâd etmeye gayret göstermesi elzem bir vazifesidir. Âl-i İmran sûresinin 191. âyetinin buyurduğu gibi ayakta, otururken ya da uzanırken Allah’ı hatırlayıp göklerde ve yerde hiçbir şeyin anlamsız ve amaçsız yaratılmadığını tefekkür edebilmektir vefakârlık ve huzur hâli. Tevbe sûresinin 67. âyeti ise Allah’ı unutanları, O yokmuş gibi yaşayanları ikaz eder. Yaratıcısını hatırlamaya değer görmediği için unutanları Allah’ın da unuttuğunu ve hatırlamaya değer bulmadığını belirtir. Bakara sûresinin 152. âyeti ise Allah’ı zikredip hatırlayanları O’nun da hatırlayacağını müjdeler.


Hâsıl-ı kelam hatır kırmak, vefasızlık, yokluğa mahkûm etmek manevi bir cehennem ateşinin korlarıdır. Hatırşinaslık, vefakârlık ise cennetin kokusunu hissettiren insaniyete yaraşır ahlakî değerlerdir. Vefa, hatır duyguları yıllar geçtikçe ne paslanır, ne de yok olur; bilakis daha fazla demlenir, kıymetlenir. Lakin günümüzün sanal, kopya ve suni mesajları da değildir hatırşinaslık. Kelimelere dökülmemiş bile olsa kalpleri ve ruhları kaynaştıran ebedi bir dostluğun unvanıdır.


Comments


bottom of page