top of page

Emir Ve Görüşlerinize Hazırız!

MUSTAFA SAİD İŞERİ


Hürriyet çok özel ve kıymetli bir ihsan. İnsana emanet edilen cezbedici, büyüleyici bir nimet. Esaret türleri ise eziyetin, sıkıntının birer basamağı. Hiçbir esaret istenmez; ama meşru bir esaretten bahsedilebilirse, o ancak hürriyet sevdası olabilir.


Hürriyetperverlikten konu açılınca Namık Kemal aklıma ilk gelen isimlerden biridir ve onun hürriyet aşkını dile getiren şu dizeleri ezberimdedir: “Ne efsunkâr imişsin âh, ey dîdar-ı hürriyet; esir-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten.”

Hürriyetin takdir edildiği ve hiçbir baskı türünün bir ilişki biçimi olarak itibar görmediği bir ailede büyümek bir çocuk için büyük bahtiyarlıktır.



Böyle bir ortamı teneffüs ettiğinizde ve bu ortam ahlakınızı şekillendirdiğinde hürriyetinizi kısıtlayan, hiyerarşik esaretlere hapseden her oluşum ve ortamdan huzursuzluk duyarsınız. Mümkün olduğunca o tür oluşumlara ve ortamlara mesafeli durursunuz. Hatta bazen öyle karar anlarına sürüklenirsiniz ki, ömrünüzün en kıymetli yıllarını uğruna harcadıklarınızdan vazgeçmek zorunda bile kalabilirsiniz. Tâ ki hürriyetinizi koruyabilesiniz, kişiliğinizden ve ahlakınızdan taviz vermeden yolunuza devam edebilesiniz.


Allah’ın huzurunda kim kime üstünlük taslayabilir? Tüm insanlar yaratıcılıktan uzaklık noktasında ve yaratılmış olma bakımından eşittir. Kimsenin bu anlamda bir başkasına yukarıdan bakmasını sağlayacak bir üstünlüğü yoktur. Bir kısım yetenekler, meziyetler ve imkânların varlığı ise ancak yardımlaşmanın vesilesi olabilir; yoksa tahakkümün, sömürünün aracı değil. Kâinat Sultanının huzurunda bir üstünlük iddiasında bulunmak edep ile bağdaşabilir mi? Edep ne başkası üzerinde bir baskı kurmaya, ne de kendisi üzerinde kurulmak istenen bir baskıya boyun eğmeye izin verir.


Hayatımızın akışında ciddi hürriyet sınavlarından geçeriz. Bazen de bu hissimizin örselendiği, zedelendiği anlar yaşarız. Hatta hürriyetimizin mengeneye alındığı bir süreçten de geçtiğimiz olur. Ben böyle bir hissi yoğun olarak askerlik dönemimde yaşadım. Sanki hürriyetimi de sivil elbiselerim gibi çıkarıp nizamiye kapısında bırakmıştım. Saçımı kazıttığım ve tek tip üniformayı giydiğim anda farklı bir moda sokulmuştum. Belki askerliğin çoğu genci olgunlaştırdığı, sorumluluk duygusu kazandırdığı ve disiplinli bir hayatı öğrettiği iddia edilebilir. Lâkin benim için askerliğim “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” dedirten günlerdi. Maddi ve manevi yeteneklerimin pas tutuşuna direnmeye çalıştığım bir süreçti. Mutlak itaat ve emir-komuta hiyerarşisinin hükmettiği askerlik ikliminin her günü, belki her saniyesi bir astım nöbeti gibi nefesimi kesiyordu. Mesleki ve insani anlamda küçümsenme, niteliksiz işlerle meşgul edilme gibi baskı biçimleri ise hem yetenek israfına yol açıyor, hem de tahammül sınırlarını epey zorluyordu. Lâkin bu süreçte hiçbir kazancım olmadı diyemem; sabrın birçok türünü deneyimledim, irade gücüm perçinlendi. Herşeyin ötesinde ise en kıymetli bir deneyimim olarak namazı günde beş vakit ve vaktinde kılmanın benim için çok önemli bir anlamını ve hikmetini bu süreçte keşfettiğimi söyleyebilirim.


Bir kışlamız vardı; tabanca şeklinde tasarlanmıştı. Fakat tabur komutanı da dahil kışlada bunun farkında olan biri yoktu. Kışlanın projelerini birliğimizin ardiyesinin tozlu raflarında beklenmedik bir şekilde bulduğumda bu durumu keşfetmiştim. Tabur komutanı mühendis olduğumu öğrenince kışlaya ait kritik verileri derli toplu olarak görebileceği bir dosya hazırlamamı istemişti. Kışlanın projelerini bulmam işlerimi kolaylaştırdı. Projelerdeki bilgiler ve mühürler kışlanın Soğuk Savaş döneminde NATO güçlerinin konuşlanması için inşa edildiğini işaret ediyordu. Kışlayı tasarlayan kişiye imrenmiştim, zira çok başarılı bir iş çıkarmıştı. Kışlanın şarjör kısmında altı koğuşu mermiler gibi dizmişti. Namlu kısmına cephaneliği yerleştirmişti. Ateşleme sistemine de karargâhı oturtmuştu.


Bir tank taburu olan kışlamızda benim görev yerim ise hizmet birliğiydi. Hizmet birliğinde meslek sahibi askerler yer alır. Kışlanın çoğu angaryasını bu birlikteki askerler çeker. Kazancı, elektrikçi, tesisatçı, kantinci, fayansçı, boyacı gibi emekçiler hizmet birliğinde bulunur. Mühendislik diplomasına sahip olduğum için ben de bu birlikte kısa dönem onbaşı olarak görevlendirilmiştim. Askerliğim boyunca nerede bir inşaat faaliyeti varsa oradaydım. Kışlanın bir duvarında küçük bir delik bile açılacak olsa nezaret etmem beklenirdi. Taburumuzda her türlü güvenlik gibi iş güvenliği de çok önemsenirdi. Zira askerlerini evladı gibi gören tabur komutanı özellikle güvenlikle ilgili konulara çok duyarlıydı.


Her taburda olduğu gibi taburumuzda da sabah ve akşam içtimaları yapılırdı. Nöbetçi subay gayet dakik bir şekilde taburdaki bölükleri içtima alanında beklerdi. Görev yerinden ayrılmaması gereken ve mazeretli olan askerlerin dışında herkes içtimaya katılmak zorundaydı. Taburdaki tüm askerler alanda toplandığında, bölükleri temsil eden çavuşlar veya onbaşılar sırayla koşar adım komutanın karşısında dizilir, esas duruşa geçer, selam ve tekmilini verirdi: “Hizmet Birliği sabah içtimasında bir çavuş, üç onbaşı, kırk erbaş ve erle emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!”


Asker-komutan ilişkilerinde ‘tekmil’ olmazsa olmaz derecede önemlidir. Kemal kelimesiyle aynı kökten (k-m-l) gelen tekmil, genel olarak bir işi eksiksiz, tam olarak yapma anlamında kullanılır. Askerî terminolojide ise üst rütbeli bir komutana karşı hem alınan emirlerin sonuçları hakkında bilgi verme, hem de yeni emir almaya hazır olunduğunu bildirme anlamına gelmektedir.


Çavuş ve onbaşılarımız görev paylaşımı yaparak içtima için birliğimizdeki askerleri toparlama ve uygun adım alana götürmeyi üstlenirdi. İçtima alanında her zaman en az sayıda askerle bizim birliğimiz yer alırdı. Zira birliğimizde görevinin başında durması gereken askerlerin sayısı daima fazla olurdu. Bir defasında içtima alanına nöbetçi subayın ve diğer bölüklerin şaşkın bakışları altında tek başıma çıkarak tekmilimi vermiştim. Çünkü o gün birliğimizdeki askerlerin tamamının görev başında bulunması gerektiğinden içtimaya tek katılmıştım. Gerçekte benim de görevim vardı, ama birliğin alanda temsil edilmesi ve mevcut durum hakkında bilgi verilmesi zarureti sözkonusuydu.


Askerliğimin içtimaları ve özellikle tek kişilik tekmil maceram namazımın hakikatine dair iç dünyamda bazı çağrışımlara kaynak teşkil ediyor. Bu perspektiften baktığımda cemaatle kıldığım her vakit namazımı ilahi huzurda bir içtimaya iştirak mahiyetinde görüyorum. Dünyamda cami ve mescitler birer içtima alanına, ardında namaz kıldığımız imamlar da birer manevi çavuşa dönüşüyor. Aslında camiler gibi yeryüzü, gökyüzü ve melekût âlemleri de devasa içtima alanları gibiler. Zerrelerden galaksilere, bitki türlerinden melek nevlerine kadar sayısını bilemediğimiz orduların konuşlandığı kâinat ise çok büyük bir kışla olarak tasavvur edilebilir.


Diyebilirim ki her birimiz birer itaatkâr askeriz ve namazlarımız da tekmillerimiz. Namazımızda ise iç âlemimizdeki tüm varlıkların zikir, şükür ve ibadetler gibi ‘varoluş tekmilleri’ni ‘hadsiz itikat’ ve ‘külli niyet’lerimizle Mâbud-ı Zülcelâl olan Rabbü’l-âlemîne takdim etmek istediğimizi belirtiriz. Namazlarımızın fatihalarında “Ancak Sana ibadet ederiz” derken bu itikat ve niyetin izleri vardır. Niyetimiz yapmak isteyip de gücümüzün yetmediklerinin, itikadımız ise hiçbir şeye/ibadete muhtaç olmayan ve herşeyden müstağni bir Yaratıcıya muhatap olduğumuzun farkındalığını ifade eder. Yaratıcımızın, Rabbimizin, ilahımızın huzurunda bu gibi manaların bilinciyle kıldığımız bir namaz ise en özel işimiz, fıtratımıza uygun bir borç edamız ve en huzur verici saadetimiz olmaya namzettir.


Yeryüzünde ve gökyüzünde namazdan daha büyük bir iş, bir hizmet, bir görev mi var? Aslında günlük yaptıklarımızı düşündüğümüzde namazımız en itibarlı, en huzurlu, en kârlı, en kapsamlı ve en yüksek hedefli bir işimiz, bir yönelişimizdir. Dolayısıyla bütün işlerimizin, meşguliyetlerimizin hâsılası namaz vakitlerimize akmalı ve onun hakikatini besleyebilmeli. Bilmeliyiz ki, Rabbimizin katındaki kıymetimiz namazımızın derecesi nispetindedir.

Buna binaen kendimize cidden sormalıyız: Namazımız nasıl ve namazımız olmazsa ne kıymetimiz olabilir?



ÖZETLER


Allah’ın huzurunda kim kime üstünlük taslayabilir? Tüm insanlar yaratıcılıktan uzaklık noktasında ve yaratılmış olma bakımından eşittir. Kimsenin bu anlamda bir üstünlüğü yoktur. Bir kısım yetenek ve imkanların varlığı ise ancak yardımlaşmanın vesilesi olabilir.


Kâinat Sultanının huzurunda bir üstünlük iddiasında bulunmak edep ile bağdaşabilir mi? Edep ne başkası üzerinde bir baskı kurmaya ne de kendisi üzerinde kurulmak istenen bir baskıya boyun eğmeye izin verir.


Yeryüzünde ve gökyüzünde namazdan daha büyük bir iş, bir hizmet, bir görev mi var? Dolayısıyla bütün işlerimizin, meşguliyetlerimizin hasılası namaz vakitlerimize akmalı ve onun hakikatini besleyebilmeli.


Comments


bottom of page