top of page

Dopamin Tuzağı

AHMET FEYZİ KARABACAK


Dopamin, insanda zevk ve keyif hislerini açığa çıkaran bir kimyasal. Aynı zamanda hafıza, hareket, motivasyon, ruh hali ve dikkat süresi dahil olmak üzere birçok vücut fonksiyonunda rol oynuyor.


Genellikle, yapılması sonucunda ödül beklenen eylemler ve aktiviteler beyindeki dopamin seviyesini arttırıyor. Dopaminden halk arasında ve sosyal medyada çoğunlukla ‘mutluluk hormonu’ olarak söz edildiğini görüyoruz.


Yapılan araştırmalar, eğer yapılması düşünülen eylem sonucunda ödül getirmiyor ise veya eylemin sonucu kişi için öneme sahip değilse dopamin salgısında azalma olduğunu, eylemin sonucunda beklenen bir ödül varsa dopamin salgısında artış görüldüğünü ortaya koyuyor.


Yaşadığımız günlerde hepimizin yaşadığı bir durumdur: Çevremizdeki insanlardan beklediğimiz sevgi ve takdiri göremediğimizde, bu eksikliği sosyal medya üzerinden karşılamaya ve tatmin etmeye çalışırız. Sosyal hayatın içinde olamamanın verdiği mutsuzluğu da dijital dünyada sosyalleşmenin sağladığı ‘yapay’ dopamin salınımıyla gidermeye yöneliriz. Bu eksen değişikliğini doğru bir şekilde yönetemeyenler ise dopamin bağımlılarına dönüşürler.


Dopamin salınımı ne kadar yüksek olursa, yani ödül mekanizması ne kadar fazla çalışırsa, uğraştığımız şeyler bizde o kadar bağımlılık yapar. İnsanın sağlıklı bir şekilde yaşayabilmesi için ise dopaminin dengede—yani ne az, ne de çok—olması önemlidir.


Kapitalizmin beraberinde getirdiği ve sosyal medyanın destek verdiği bir husus var: tüketim kültürü. Tüketim kültürü, insanların hayatlarının en temel mutluluk unsurlarından birinin, hatta en önemlisinin tüketim olduğu fikriyle hareket edilmesidir.


Yapılan araştırmalar mutsuz olduğumuzda daha fazla alışveriş yaptığımızı, yani tüketim odaklı davrandığımızı ortaya koyuyor. Genellikle sosyal medyada paylaşım yapanların en mutlu ve güzel anlarını paylaştıklarını ve bu mutluluğu tüketmekte bulduğunu düşünürsek, böylece insanlara ister istemez “ne kadar tüketim, o kadar mutluluk” mesajı verildiği sonucuna ulaşmak zor değil. Bu durumun bir sonucu olarak da az zamanda ve az çabayla çok haz isteyen insanlar haline geliyoruz. Fazla tüketme isteği uyandıran ve bugünkü dünyanın ruhuna hâkim olan bu bakış rahatlığı, hazzı, emek vermeden mutlu olmayı insana dikte ediyor. Halbuki insana mutluluk veren uğraşıların çoğu belirli bir emek sarfedildikten sonra elde edilmiş olanlardır.


Bu konuyu Abraham Maslow’un meşhur ‘ihtiyaçlar hiyerarşisi’ kuramı üzerinden incelemek de mümkün. Bu kurama göre, insanların motivasyonu dış faktörlerden ziyade iç dünyasındaki ihtiyaçlarına dayanmaktadır. Bu ihtiyaçlar ise bir hiyerarşi içinde sıralanır. Maslow’a göre ihtiyaçlar sınırsızdır ve insan bir ihtiyacını giderdikten sonra bir başka ihtiyaç ortaya çıkar. Bireyin bir ihtiyacı giderildikten sonra, bu ihtiyaca yönelik motivasyon davranışının onun üzerindeki belirleyici etkisi de ortadan kalkar.


Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi şu beş ana kategoriye ayrılıyor:

  • Fizyolojik ihtiyaçlar: açlık, susuzluk ve buna benzer temel hayatî ihtiyaçlar

  • Güvenlik ihtiyacı: dış faktörlerden kaynaklı tehlikelerden korunma

  • Sosyal ihtiyaçlar: aidiyet, sevgi, kabul görme, sosyal yaşam

  • Değer verilme/saygınlık ihtiyacı: statü, başarı, itibar, tanınma

  • Kendini gerçekleştirme: gelişim, bir işi başarıyla tamamlama

Bu bağlamda birey bir ihtiyacını karşıladığında bir üst ihtiyaca yönelir ve daha fazlasını elde etmek ister. Bu durum, daha önce de belirttiğimiz gibi, elde edilenin bir süre sonra mutluluk vermemesi gibi bir sonucu ortaya çıkarır.


Sosyal medya bağlamında bu meseleyi değerlendirdiğimizde ise; kullanıcılarına sınırsız kullanım ağı sunan ve sürekli tüketime odaklanan sosyal mecralar bir süre sonra mutsuzluğu beraberinde getirmektedir. Çünkü bireyin tüketmek istediği herşey hazır olarak kendisine sunulmaktadır. Hazır sunulan ve bireyin kendi üretmediği şeyler ise hızlı bir tüketimi netice vermektedir. Bu durum da bir süre sonra mutsuzluğa yol açmaktadır.


Bundan muzdarip insanların şu an ironik şekilde yine sosyal medyada sıklıkla karşılaştığı ‘dopamin detoksu’ ile sorununa çözüm aramaya çalıştığını görebiliyoruz. Ama dopamin detoksu da başlıbaşına işe yarayan bir yöntem değil. Nasıl ki gaz maskesi takmak hava kirliliğine çözüm değilse, dijital detoks da kişiye kısa süreliğine faydaları olsa da sürdürülebilir bir yöntem olmadığı için bireysel ve toplumsal sorunlara dokunmuyor. Asıl farkı çevresel sistemlerin sağlayacağı bir gerçek iken, bu detoks sorumluluğu sadece insanın boynuna yüklemekten öteye geçemiyor. Halbuki yapılması gereken, derinde yatan etmenleri çözmeye çalışarak kollektif sorumluluklar alıp yine kollektif çözümler bulmaya çalışmaktır.


Sosyal medyanın marifetiyle insan zihninin yaşadıklarını sindirebileceği, durum analizi yaparak derin düşünebilmek için kullanacağı bir zamanı kalmamış durumda. Dahası, artık çoğu insan böyle bir uğraşıya zaman ayırmak da istemiyor. Üzerinde çalıştığımız herhangi bir alandaki işimiz bitince doğrudan sosyal medyaya yönelebiliyoruz. Yani ‘durağan zihin’den bahsetmek pek mümkün olmuyor.


Peki bu şekilde bir yoğunluk olmasaydı insan zihninin durumu nasıl olurdu?

İnsan zihninin hiçbir şeyle uğraşmayıp ‘durağan halde’ iken nasıl bir durumun içinde olduğu yeni sayılan bir keşifle anlaşılmış. İnsanların beyinlerinde olup bitenleri görmenin yepyeni bir yolu olan PET (pozitron emisyon tomografisi) 1980’lerde Marcus Raichle tarafından bulunmuş ve çalışma arkadaşlarıyla birlikte bu yeni teknolojiyi ilk kez deneyimleyenler de kendileri olmuş.


Aldığı tıp eğitimi esnasında Raichle’ye, insan zihninin odaklanmadığı zamanlarda kafasının içinde neler olup bittiğinin kesin bir şekilde bilinmediği söylenmiş.

O zamanlardaki hâkim görüş insan zihninin odaklanmadığı zamanlarda beyninin hareket öncesinde kaslar gibi âtıl, sessiz, hiçbir şey yapmadan durduğu şeklindeymiş. Ama Marcus Raichle tuhaf birşey farketmiş. PET taraması için cihaza bağlanan hastaların zihinleri ne yapacaklarına dair talimat beklerken ‘gezinmeye’ başlamış.


Bu, ona tıp fakültesinde öğretilen bilgilerin tam tersi bir durummuş. Hastaların beyni âtıl değilmiş ve hastanın beyninin bir bölümünde bir ‘ışıma’ gözlemleniyormuş. Pek birşey yapmadığımızı düşünürken daha aktif hale gelen beyin bölgesine ‘varsayılan mod ağı’ (default mod network) adını vermiş ve hiçbir şey yapmadığı düşünülen hastaların beynini incelerken bu bölgenin aydınlandığını görmüş.


Varsayılan durum ağımıza en büyük darbeyi ise sosyal medya ve dolayısıyla dijital cihazlar vuruyor. Dijital cihazlarla sürekli bölünüp durmamız, dikkatimizi düşüncelerimizden uzaklaştırıyor ve varsayılan durum ağımızı baskılıyor. Bu durum düşünmemizin niteliğini de düşürüyor. Dünyayı anlamakta zorlanıyoruz. Bunun doğurduğu kafa karışıklığı içinde önümüze çıkan dikkat dağıtıcı unsurlar karşısında iyiden iyiye savunmasız kalıyoruz. Nihayetinde derin düşünemediğimizden dolayı yanlış kararlar veriyor ve hem bireysel hem de kollektif sorunlara çözümler bulmakta yetersiz kalabiliyoruz.


Sosyal medyadan veya günlük uğraşılarından uzaklaşıp zihnini ‘serbest düşüncelere’ bıraktığında, yani zihin gezintisi yaptığında insanların duygularında nasıl değişimler olduğu, Harvard Üniversitesinde yapılan bir deneyle açığa kavuşturulmuş. Harvard’dan Prof. Dan Gilbert ve Dr. Matthew Killingsworth 2010’da insanların işe gidip gelmek, televizyon seyretmek, egzersiz yapmak gibi gündelik işlerle meşgulken neler hissettiğini inceleyen bir uygulama geliştirmişler. Uygulama insanlara rastgele “Şu an ne yapıyorsun?” diye sorduktan sonra kendilerini nasıl hissettiklerini puanlamalarını istiyormuş. Dan ve Matthew’nun takip ettiği şeylerden biri de insanlarda hangi sıklıkla zihin gezinmesi görüldüğüymüş. Nihayetinde şaşkınlık verici bir sonuçla karşılaşmışlar.


Araştırmaya katılan insanların yaşadığı zaman diliminde insanlar düşüncelere daldıkları zamanda, yani zihin gezinmesi esnasında diğer faaliyetlerin hemen hepsine kıyasla kendilerini daha az mutlu hissettiklerini bildirmişler. Örneğin ev işi yapmak bile daha yüksek mutluluk düzeyleriyle ilişkilendirilmiş. Dan ve Matthew ‘gezinen zihnin mutsuz bir zihin olduğu’ sonucuna varmış.


Zihin gezinmesinin onca olumlu etkisi olduğunu gösteren çalışmalar ortadayken, bize kendimizi sık sık kötü hissettirmesinin sebebi ne olabilir? Bunun elbette bir açıklaması var. Zihin gezinmesi, kolayca saplantılı düşünme haline gelebiliyor. Çoğumuz bunu deneyimlemiştir: Odaklanmayı bırakıp oradan oraya sürüklenmesine izin verdiğinizde, zihin stres oluşturan düşüncelere takılıp kalabiliyor. Gün içinde bir tartışmanın ortasında kaldıysak, aklımızda hemen “keşke şunu da söyleseydim, şöyle davransaydım” veya “geçmişte yaşadığım şu deneyimde keşke şu şekilde davransaydım” gibi saplantılı düşünceler belirebiliyor.


Dolayısıyla zihin gezinmesi stres düzeyinin az olduğu durumlarda bir armağan, bir keyif, bir kuvvet iken, stresin yüksek olduğu durumlarda işkence haline geliyor.

Yerinde kullanıldığında zihni serbest bırakmanın bir faydası, beyinde birbirinden bağımsız olan verilerin bu süreçte birleştirilip biraraya getirilmesi. Mesela bir meselenin çözümü hakkında derin düşüncelere daldığınızda istenilen çözümü bulamazken, bir anda uzun süredir beklediğiniz o çözüm zihninizde belirebilir!

McGill Üniversitesinden nöroloji ve nöroşirurji profesörü Nathan Spreng yaratıcılık ile ilgili söyledikleri tam da bu meseleyi aydınlatır nitelikte: “Yaratıcılık, beynimizin içinden yeni birşeyin çıkması değil, halihazırda orada olan iki şey arasında yeni bir bağlantı kurulmasıdır.


Zihin gezinmesi daha geniş düşünce dizilerinin ortaya çıkmasını, bu da daha çok bağlantı kurulmasını sağlıyor.” Yani karşı karşıya geldiğimiz, üretkenlik veya odaklanamama krizi değil. Zihin gezinmesinin kaybolmasıyla karşı karşıyayız. Bu kriz düşünmemizin niteliğini düşürüyor ve karşılaştığımız sorunlara bazı zamanlarda çözüm bulamama sonucunu doğuruyor. Dolayısıyla önemli olan sürekli düşünmek, beynimize gerekli/gereksiz enformasyon yığmak değil, dijital cihazların bilmek istemediğimiz birçok şeyi bize göndermesini engelleyip çalışma zamanlarımızı veya zihin gezinmesi zamanlarımızı sürekli bölünmelerle boşa geçirmemektir.


Sözün özü: Bağımlılık düzeyine gelmiş sosyal medya ve telefon kullanımı kişinin bunlardan ayrı geçirdiği zamanlar için birer kaygı ve korku tetikleyicisi olabiliyor. Çünkü dopamin salgılanması durumunun insanı sosyal medyaya bağımlı hale getirdiği bir senaryonun içinde yaşıyoruz. Bu durum kişiyi yaptığı işe odaklanamama, sürekli ara verme, dikkat gerektiren çalışma anlarında mutlu olamama ve herhangi bir ileti var mı diye sürekli telefonunu kontrol etme gibi bir sürece itiyor ve bu hal devamlı bir surette tekrarlanıyor.

Dikkat odağı dağılmış, dopamin düzeyleri sosyal medyanın zekice tasarlanmış ve planlanmış sistemi içinde farklılaşmış insanlar olarak, bu duruma bir çözüm bulmamız gerekiyor. Bu sorunun çözümü için dopamin detoksu gibi bireysel sorumluluklar almamız gerekiyor, ama yalnızca bu yeterlidir demek mümkün değil. Ama bu konudaki farkındalığımızın artması adına birtakım çalışmalar ve tedbirler almanın hiç de küçümsenmeyecek etkileri var. Yani esasen kollektif çözümler üretmek zorundayız. Ama bu arayış içerisinde iken bireysel sorumluluk ve tedbirleri de gözardı etmemek gerekiyor.



ÖZETLER


Dopaminden ‘mutluluk hormonu’ olarak söz edildiğini görüyoruz. Yapılması sonucunda ödül beklenen fiiller beyindeki dopamin seviyesini arttırıyor. Günümüzde insanlar bu ödül ihtiyacını sosyal medya üzerinden karşılamaya ve tatmin etmeye çalışıyor. Bu da dopamin bağımlılığına dönüşebiliyor.


Az zamanda ve az çabayla çok haz isteyen insanlar haline geliyoruz. Fazla tüketme isteği uyandıran bu bakış rahatlığı, hazzı, emek vermeden mutlu olmayı insana dikte ediyor. Halbuki insana mutluluk veren uğraşıların çoğu belirli bir emek sarfedildikten sonra elde edilmiş olanlardır.


Dopamin salınımı ne kadar yüksek olursa, yani ödül mekanizması ne kadar fazla çalışırsa, uğraştığımız şeyler bizde o kadar bağımlılık yapar. İnsanın sağlıklı bir şekilde yaşayabilmesi için ise dopaminin dengede—yani ne az, ne de çok—olması önemlidir.


Sürekli tüketime odaklanan sosyal mecralar bir süre sonra mutsuzluğu beraberinde getiriyor. Çünkü bireyin tüketmek istediği herşey hazır olarak kendisine sunuluyor. Hazır sunulan şeyler ise hızlı bir tüketimi netice veriyor. Bu durum da bir süre sonra mutsuzluğa yol açıyor.


Karşı karşıya geldiğimiz, üretkenlik veya odaklanamama krizi değil. Zihin gezinmesinin kaybolmasıyla karşı karşıyayız. Bu kriz düşünmemizin niteliğini düşürüyor ve karşılaştığımız sorunlara bazı zamanlarda çözüm bulamama sonucunu doğuruyor.


Önemli olan sürekli düşünmek, beynimize gerekli/gereksiz enformasyon yığmak değil. Yapmamız gereken, dijital cihazların bilmek istemediğimiz birçok şeyi bize göndermesini engelleyip, çalışma veya zihin gezinmesi zamanlarımızı sürekli bölmesinin önüme geçmek...





Comments


bottom of page