top of page

Bir Fazilet Çağrısı

ÜMİT ŞİMŞEK


Ahlâk ve fazilet, insanla beraber var olmuş ve insanla beraber bugünlere kadar gelmiştir. Gerçi bu iki haslet her zaman galip durumda olmamış, çoğu zaman fenerle aranacak hale gelmiştir, ama en ziyade mağlup düştüğü zamanlarda bile yer yer eserini göstermekten geri kalmamıştır.



Aslında onca zulümlerine rağmen insanlığın bugüne kadar gelebilmesinin sebebi de bu olmalıdır; en karanlık devirlerinde bile bir yerlerde, insan olmanın ne olduğunu bilen gönüllerde canlılığını koruyan ahlâk ve fazilet tohumları, istikbale ait ümitlere de hayat aşılamış ve böylelikle ilâhî rahmeti insan neslinin üzerine çekmiştir. Beşeriyetin en karanlık çağlarından biri olarak bildiğimiz Cahiliye dönemi de bu kuralın dışında değildir.


Cahiliye dönemi deyince zihnimizde inkâr, vahşet, cehalet, zulüm içinde yuvarlanıp giden bir zaman dilimi canlanır. Gerçi bu doğrudur doğru olmasına, ama manzaranın bütününü yansıtan bir tanıtım değildir. Çünkü o en zulmetli zamanlarda bile, bir yerlerde adalet, merhamet, yardımlaşma gibi güzelliklerin belirdiği zamanlar olmuştur. Zaten İslam da geldiği zaman herşeye rağmen canlılığını devam ettirebilen bu güzelliklerde yeşerecek bir zemin bulmuştur. Hatta, insanlığa İslam’ı getirecek olan elçinin yetişmesinde ve beşer âlemindeki o benzersiz konumuna erişmesinde bu zeminin büyük payı vardır dersek mübalağa etmiş olmayız.


Cahiliye dönemi kaba kuvvetin, servetin, makam, mevki ve şöhretin hüküm sürdüğü bir dönemdi; bunlardan yana şansı olmayan ve herhangi bir himayeden yoksun olan zavallılar ise tamamen güçlünün insafına kalmış bir hayat yaşıyordu. Malını sattığında müşteri güçlü biriyse ödemeyebiliyor, hatta evinde bile güven içinde yaşayamıyor, herhangi bir anda baskına uğrama ve malıyla beraber çoluk çocuğunu da yağmacıya kaptırma korkusu içinde günlerini geçiriyordu. Bu durum Mekke’yi güvensiz bir yer haline getirdiği için tüccarlar da artık buradan elini eteğini çekmeye başlamış, şehrin geçimini sağlayan ticaret hayatı için yolun sonu görünür olmuştu.


Diğer yandan, bu olup bitenlerden rahatsız olanlar da vardı. Onlar da hem şehrin hızla sürüklendiği âkıbetten endişe duyuyor, hem de burada cereyan eden haksızlıklardan vicdanen rahatsız oluyorlar ve böyle davranışları kendilerine ve beldelerine yakıştıramıyorlardı. Şehirde cereyan eden haksızlıklarda bazan bu insanlar araya girip problemi çözüyorlar, çoğu zaman da çözemiyorlar ve haksızlık, yapanın yanına kâr kalıyordu. Bu durum, Mekke’nin ileri gelenleri arasında çeşitli ittifakların kurulmasına yol açtı. Bunlardan en ünlüsü, Resûlullah’ın (a.s.m.) da kuruluşunda bulunduğu ve üye olarak faal rol aldığı, ‘Erdemliler Antlaşması’ anlamına gelen Hilfü’l-Fudûl idi:


Tüccarın biri, Mekke’nin önde gelenlerinden birine mal satmış, ancak alıcı malın karşılığını vermemişti. Mağdur tüccar çeşitli kimselere aracılık için başvurduysa da hiçbirinden olumlu bir cevap alamadı. O da, son bir çare olarak, başına gelenleri şiire döktü ve halkın içinde yüksek sesle ilan etti. Bu acıklı durum Mekke’nin ileri gelenlerini harekete geçirdi. Hemen o gün Abdullah b. Cüd’an’ın Safâ Tepesi üzerindeki evinde toplanarak konuyu uzun uzadıya ele aldılar. O sıralarda 20, 25 veya 33 yaşında bulunan Muhammed aleyhissalâtu vesselâm da toplantıya katılanlar arasındaydı.


Toplantıya katılanlar, uzun ve hararetli müzakerelerden sonra, Hacerü’l-Esved’i yıkadıkları suyu beraberce içerek şu maddeler üzerinde sözleştiler:


“Mekke ahalisinden veya şehre hariçten gelenlerden kim olursa olsun, iyi birisi de olsa, kötü birisi de olsa, haksızlığa uğradığı takdirde onun tarafında yer alınacak.

Adalet yerini buluncaya kadar zalimin karşısında, mazlumun hakkı zalimden alınıncaya kadar mazlumun yanında, mazlum ile yekvücut olunacak.

Sözleşmeye taraf olanlar, zalimin zulmünü ortadan kaldırmak için birlik halinde olacaklar.


Denizlerde bir tüyü ıslatacak kadar su kaldığı, Hira ve Sebir dağları yerlerinde durduğu müddetçe bu yemine sadık kalınacaktır.”


Hilfü’l-Fudûl ilk icraatını kuruluşuna sebep teşkil eden olaya müdahale ederek gerçekleştirdi ve mağdur tüccarın mallarını gasp eden kişiden alarak sahibine teslim etti. Daha sonra da pek çok olayda öylesine başarı kazandı ki, Hilfü’l-Fudûl’e başvuran kişinin oradan aldığı referansla gadreden kişiye gidip sadece “Beni Hilfü’l-Fudûl’den gönderdiler” demesi yetiyor, mağduriyet oracıkta gideriliyordu.


Mekke’nin ileri gelenlerinden Übeyy b. Halef bir tüccardan satın aldığı malları alıp götürmüş, ancak parasını vermediği gibi, alacağını isteyen tüccara pek çok hakaretlerle karşılık vermişti. Ne yapacağını bilemez hale gelen tüccara, danıştığı kimseler Hilfü’l-Fudûl’e başvurmasını söylediler. O da söyleneni yaptı ve kendisine “Sen Übeyy’e git, ‘Beni Hilfü’l-Fudûl’den gönderdiler’ de” diye cevap verdiler. O da söyleneni yaptı. Übeyy b. Halef hiç itiraz etmedi, tüccara alacağını tastamam ödedi.


Bir başka vak’ada Has’am kabilesinden bir adam, Katul adındaki kızı ile beraber hac yahut umre için Mekke’ye gelmişti. Mekke’nin ileri gelenlerinden Nubeyh b. Haccac kıza göz koymuştu; onu herkesin içinde zorla babasının elinden alarak evine götürdü, kimse de ona engel olmaya cesaret edemedi. “İçinizde bana yardım edecek adam yok mu?” diye çaresizlik içinde feryat eden adama Hilfü’l-Fudûl’e başvurmasını söylediler.


Bunun üzerine adam Kâbe’ye varıp orada “Ey Hilfü’l-Fudûl mensupları!” diye bağırmaya başlar başlamaz Hilfü’l-Fudûl mensupları da kılıçlarını çekerek adamın başına üşüştüler ve derdinin ne olduğunu sordular, o da başından geçenleri anlattı. Ondan sonra Hilfü’l-Fudûl mensupları adamla beraber Nubeyh’in evine vardılar ve son derece sert bir şekilde ona kızı teslim etmesini söylediler. Adam korku içinde söyleneni kabul ettiyse de yüzsüzlüğü elden bırakmadı ve “Hiç değilse kızı bir geceliğine yanımda bırakın, ondan faydalanayım” diye yalvardı. Ancak kılıçlarını kuşanmış halde kapıda bekleyen Hilfü’l-Fudûl mensuplarının şakası yoktu. Onlardan “Bir deve sağımı kadar bile vaktin yok” cevabını alınca, çaresiz bir şekilde kızı getirdi ve teslim etti.


Kaynaklarda Hilfü’l-Fudûl’ün müdahale ettiği pek çok olay nakledilmekte ve bütün bunların çok rahat bir şekilde çözüme kavuştuğu bildirilmektedir. Bu da gösteriyor ki, Cahiliye döneminin faziletli insanları kendilerine intikal eden olaylarda gerçekten bu işi ciddiye alıyor ve adaleti yerine getirmek hususunda gözlerini budaktan sakınmıyorlar, bu durum da zalimlerde karşı koyma cesareti bırakmıyordu.


Çok sonraları, Muaviye devrinde Hz. Hüseyin’in biri Muaviye ile, diğeri ise Muaviye’nin yeğeni ile ortaya çıkan iki anlaşmazlığının ikisinde de Hilfü’l-Fudûl’ün adını anmak, olayın Hz. Hüseyin lehine sonuçlanması için kâfi gelmişti.

Hilfü’l-Fudûl, en son üyesinin Muaviye döneminde vefat etmesine kadar varlığını devam ettirdi. Daha sonra devam etmeyişinin sebebi ise, kuruluş sözleşmesinde antlaşmaya yeni üye alımına dair bir maddenin konulmamış olmasıydı.


Resûlullah’ın hem kuruluşunda, hem de faaliyetlerinde aktif olarak rol aldığı Hilfü’l-Fudûl’den önce de Hilfül’l-Mutayyebîn adındaki bir başka antlaşmaya dahil olduğunu, kendisine dayanan rivayetlerden öğreniyoruz. Bir hadis-i şerifte, Resûlullah çocukluğunda Hilfü’l-Mutayyebîn toplantısına amcalarıyla beraber katıldığını özlemle anlatmakta ve “O antlaşmada bulunmuş olmak bana kırmızı develere sahip olmaktan daha sevimliydi” buyurmaktadır.


Hilfu’l-Fudûl antlaşmasına katılışını ise Resûlullah özlemle hatırlıyor ve İslâm döneminde de böyle bir antlaşmaya katılma arzusunu şöyle ifade ediyordu:


“Haşim, Zühre ve Teym oğullarının antlaşmasına ben de katıldım. Karşılığında bana kırmızı develer verilecek olsa bile o antlaşmadan ayrılmak istemezdim. Eğer bugün yine ma’rufu emretmek, münkerden nehyetmek ve zalime karşı mazlumun elinden tutmak üzere böyle bir antlaşmaya davet edilecek olsam mutlaka icabet ederdim.”


* * *


Hilfu’l-Fudul’ün hikâyesi belli bir coğrafyada, tarihin belli bir döneminde var olmuş ve bir fonksiyon icra ettikten sonra kalabalığa karışıp unutulmuş bir örgütün macerasından ibaret bir hadise değildir. O, cehalet, vahşet, zulüm ve düşmanlıkların tam ortasında vücut bulmuş ve birbirinden farklı, hatta birbirine zıt inançlara sahip kimseleri insanlığın ortak değerleri etrafında birleştirmiş bir fazilet destanı halinde bugünlere kadar insanlığın takdirini üzerinde toplayarak gelmiştir.

Evet, İslam güzel ahlak ve fazilet ilkelerini tümüyle kanatları altına almıştır; bunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz.


Ancak bu ilkelerin İslam’la birlikte değil, insanla birlikte ortaya çıkmış bulunduğunu ve çok uzun zamanlardan beri şu veya bu ölçüde varlığını devam ettirmekte olduğunu unutmamalıyız. Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim” buyurması da zaten var olan bir değere işaret etmekte ve onun takviye ve tekmilini dile getirmektedir.


“Affı al, iyiliği emret, cahillere aldırma” meâlindeki âyetin ilk cümlesinde de yine insanlığın ortak değerlerine atıf buluyoruz. Sahabeden Abdullah b. Zübeyr, “Bu âyetle Allah’ın elçisine insanların ahlakından olan affediciliği alması emrolundu” demiştir. Bu ise şaşırtıcı bir durumdur; çünkü gerek bu âyetten önce, gerekse daha sonra inen âyetlerde ve Resûlullah’ın kavlî ve fiilî sünnetinde affediciliğe dair pek çok teşvikler buluyoruz. İşte, bir çırpıda verilebilecek pek çok örnekten birkaç tanesi:


“Kötülüğün karşılığı, ona denk bir kötülüktür. Fakat kim affeder ve barış yolunu seçerse, onun ödülü Allah’a aittir. O ise zalimleri hiç sevmez.”

“Ceza verecekseniz, size yapılanın misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz, hiç kuşkusuz, bu sabredenler için daha hayırlıdır.


Sen sabret; senin sabrın da ancak Allah’ın yardımıyladır. Onlar için tasalanma; kurdukları tuzaklar yüzünden de için daralmasın.


Allah takvâ sahipleriyle, iyilik yapan ve iyi kulluk eden muhsinlerle beraberdir.”

“Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabaya, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere [onlardan gördükleri nankörlük ve kötülük sebebiyle] birşey vermemek için yemin etmesinler; hoşgörsünler ve bağışlasınlar. Allah’ın da sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız? Allah ise çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.”


İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor:

Bir defasında Resûlullah (s.a.v.), gönderildiği kavim tarafından dövülüp yüzü kanatılan bir peygamberi anlatırken şöyle buyurdu: “O peygamber bir taraftan yüzündeki kanları siliyor, bir taraftan da ‘Allahım, halkımı bağışla, çünkü onlar bilmiyorlar’ diyordu.”


“Sadaka malı eksiltmez. Allah, affeden kulun ancak şerefini arttırır. Allah için tevazu gösteren kimseyi Allah mutlaka yüceltir.”


Kur’ân ve sünnetin daha yüzlercesi peşpeşe sıralanabilecek bu teşvikleri başka bir kaynağa ihtiyaç bırakmadığı halde, Allah bu âyette niçin “İnsanların ahlâkından bunu al” şeklinde bir emirle Resulünün ve mü’minlerin gözünü İslam dairesinin haricine çevirmiştir? Bu, üzerinde uzun uzadıya düşünülmeyi hak eden bir sorudur.


Herşeyden önce, dünyanın neresinde olursa olsun ve hangi inanca sahip kimselerin elinde zuhur ederse etsin, güzel ahlakın ve erdemli davranışların İslâm tarafından onaylandığı ve iktibas edilmelerinin teşvik edildiği, bu emirden çıkarılabilecek sonuçların en aşikâr olanıdır.


Diğer taraftan, yüzlerce âyetin yönlendirmesiyle göklerde ve yerde sergilenen tekvinî âyetlerin güzelliklerini görmeye ve bunlar üzerinde tefekkür etmeye çağırılan Müslümanlar, yaratılmışların en üstünü olan insan topluluklarının davranışlarında tezahür eden güzellikler karşısında herhalde ilgisiz kalmayacaktır. Zira hangi milletten ve hangi inançtan insanların elinde tezahür ederse etsin, bunlar da güzelliklerini yer ve gökler Rabbinin esmâsından alarak yansıtmakta, dünyamızı zenginleştirmekte ve güzelleştirmektedir. İnsanların bu güzellikleri birbiriyle alıp vermeleri herkese yeni bir bakış açısı, eski problemlere yeni çözümler, yeni yöntemler gibi kazançlar sağlar, farklı kültürlerin toplumları arasında köprüler kurar, ufuklar açar.


Başka insanlardan güzel huylar devşirmekte insanı kibirden koruyucu bir önlem de mevcuttur. Zira âyet, “İnsanlardan şunu al” şeklindeki emriyle, “En iyisi bizde, kimseden ders almaya ihtiyacımız yok” şeklinde—ziyadesiyle aşina olduğumuz— böbürlenmelerin önünü peşin olarak kesmekte ve nazarlarımızı başka toplumların ve başka medeniyetlerin güzelliklerine yönlendirmektedir.


* * *


Bütün bunlar Resûlullah’ın toplum içindeki konumu ve İslam’ın doğuşu ile ilgili olarak iki önemli sonucu ortaya çıkarıyor:


Birincisi: Peygamberliğinden önceki dönemde de Muhammed aleyhissalâtu vesselâm son derece aktif, sosyal hayatın içinde, bir parçası olduğu toplumun ve insanlığın değerleriyle yakından alâkadar, ahlâkı ve faziletiyle temayüz etmiş, herkesin güvenini ve sevgisini kazanmış bir şahsiyet idi. Başka bir deyişle, kader bir yandan onu bir tecrübeden diğerine koşturarak çok büyük bir inkılâbın öncülüğünü omuzlamaya hazırlarken, bir parçası olduğu toplumu da onun her türlü menfaat ihtimalinden uzak, sırf Allah için üstleneceği liderliğini gönülden benimsemeye hazır hale getiriyordu.


İkincisi: Cahiliye toplumu inkâr, zulüm, cehalet ve vahşet karanlıklarına gömülmüş bir toplum idi ve bu toplum içinde insanlık tarihinin en büyük ıslahat inkılâbı, yine bu toplumun içinden çıkan insanların elleriyle inşa edilecekti. Onlar, her ne kadar zulümle içiçe yaşıyor olsalar da, insanî değerlerle irtibatlarını tamamen kesmiş değillerdi. En azından, o başıboş ve hak hukuk bilmeyen toplumun içinden mazlumun imdadına koşan etkin topluluklar çıkarabiliyorlar ve bu toplulukların faaliyetlerini de saygıyla izliyorlardı. Bu faaliyetler ve onların gönüllerde bıraktığı izlerin selim insan fıtratı üzerindeki etkileri hâleler halinde toplumu kaplayarak ‘insanlar için çıkarılmış bir ümmeti’ onlar üzerinde inşa edecekti.



ÖZETLER


Cahiliye dönemi deyince zihnimizde inkâr, vahşet, cehalet, zulüm içinde yuvarlanıp giden bir zaman dilimi canlanır. Bu doğrudur, ama manzaranın bütününü yansıtan bir tanıtım değildir. Çünkü o en zulmetli zamanlarda bile adalet, merhamet, yardımlaşma gibi güzelliklerin peşinde olan insanlar vardı.


Cahiliye Mekke’sinde cereyan eden haksızlıklar ekseriya yapanın yanına kâr kalıyordu. Bu durum, Mekke’nin ileri gelenleri arasında çeşitli ittifakların kurulmasına yol açtı. Bunlardan en ünlüsü, Resûlullah’ın da kuruluşunda bulunduğu ve faal rol aldığı Hilfü’l-Fudûl’dür.


Hilfü’l-Fudûl’ün müdahale ettiği pek çok olay ve giderdiği pek çok haksızlık vardır. Bu da gösteriyor ki, Cahiliye döneminin faziletli insanları kendilerine intikal eden olaylarda adaleti yerine getirmek hususunda gözlerini budaktan sakınmıyorlar, bu durum da zalimlerde karşı koyma cesareti bırakmıyordu.


Resûlullah’ın hem kuruluşunda hem de faaliyetlerinde aktif olarak rol aldığı Hilfü’l-Fudûl’den önce de Hilfül’l-Mutayyebîn adındaki bir başka antlaşmaya dahil olmuştur. Bir hadis-i şerifte Resûlullah, “O antlaşmada bulunmuş olmak bana kırmızı develere sahip olmaktan daha sevimliydi” buyurmaktadır.


Hilfu’l-Fudûl, birbirinden farklı, hattâ birbirine zıt inançlara sahip kimseleri insanlığın ortak değerleri etrafında birleştirmiş bir fazilet destanı halinde bugünlere kadar insanlığın takdirini üzerinde toplayarak gelmiştir.


İslam güzel ahlâk ve fazilet ilkelerini tümüyle kanatları altına almıştır; bunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Ancak bu ilkelerin İslam’la birlikte değil, insanla birlikte ortaya çıkmış bulunduğunu ve çok uzun zamanlardan beri şu veya bu ölçüde varlığını devam ettirmekte olduğunu unutmamalıyız.


Bir Kur’an âyetinde Allah “İnsanların ahlâkından affı al” manasındaki emirle Resulünün ve mü’minlerin gözünü İslam dairesinin haricine çevirmiştir? Bu, üzerinde uzun uzadıya düşünülmeyi hak eden bir sorudur.


Bu emirden çıkarılacak en aşikar ders şudur: Dünyanın neresinde olursa olsun ve hangi inanca sahip kimselerin elinde zuhur ederse etsin, güzel ahlâk ve erdemli davranışların İslâm tarafından onaylanmakta ve mü’minler onları almaya teşvik edilmektedir.


Başka insanlardan güzel huylar devşirmek, insanı kibirden de korur. Nitekim âyet, “İnsanlardan şunu al” şeklindeki emriyle, “En iyisi bizde, kimseden ders almaya ihtiyacımız yok” şeklindeki böbürlenmelerin önünü keserek nazarlarımızı başka toplumların ve başka medeniyetlerin güzelliklerine yönlendirmektedir.


Comments


bottom of page