Ahmet Yıldız: "Uzlaşma, zaaf değildir"

Güncelleme tarihi: 15 Eyl


Toplumsal ve siyasi gerilimler, sebepleri, etkileri ve çözüm yolları üzerine Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Yıldız ile konuştuk.


İçinde bulunduğumuz ülke ve toplum, sosyal anlamda ciddi fay hatlarının üzerinde. Etnik boyutuyla, dinî boyutuyla, yaşama biçimi ve ideoloji boyutuylaçözülmesi gereken ciddi gerilimler var. Buna karşılıkgerilimin daha da arttığı bir iklimde yaşıyoruz. Sokakta en basit bir meseleden dolayı insanlara birbirinin canına kastedecek derecede kavgaya tutuşmasındanhastanede doktora şiddet uygulamaya kadar varan, hakkaniyetin, insafın ve beraberce yaşama imkânının ciddi şekilde örselenmesi şeklinde tezahür eden bir gerilim sözkonusu. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz ve bu cenderedennasıl çıkabiliriz?


Toplumsal gerilimlerimizin temeli bizim modernleşme sürecimizle yakından alakalı. Modernleşme süreci önce Osmanlı sarayının öncülük ettiği, daha sonra seküler bürokrat aydın kesimin liderlik ettiği bir süreç olduğu için, bunun dışında kalan kitlelerin beklentileri ve tercihleri bu sürece pek yansımadı. Dolayısıyla toplumdaki fay hatlarını kategorize ettiğimizde, esas itibariyle seküler ağırlıklı hayat tarzı ve değerleri benimseyen kesimler ile modernleşmeyle de bir şekilde etkileşim içerisinde olan ama dindar ya da geleneksel muhafazakâr değerleri öne çıkaran, bu açıdan milliyetçilikle de, devletçilikle de belli bir örtüşmesi olan çoğunluğun barındırdığı gerilimlerin modernleşme sürecine damga vurduğunu görüyoruz.


Değerler, hayat tarzı, hayat görüşü ve siyasal tercihler arasında kabaca bir örtüşme ve bu örtüşmenin beraberinde getirdiği bir ayrışma sözkonusu. Burada bence önemli olan, bütün bu ayrışmanın pozisyonel temelde gerçekleşmesi. Bu sürece damgasını vuran şey pozisyonellik: öteki üzerinden kendisini tanımlayarak bir pozisyon almak. Kendimizi bu şekilde tanımladığımızda, aslında ötekine çok fazla meşru hayat hakkı bırakmıyoruz. Bu açıdan baktığımızda, bizim modernleşme serüvenimizde çoğulculuğun merkezî bir yere sahip olması gerektiği ama olmadığı gözlemine ulaşabiliriz. Farklı olanla birarada yaşıyorsak, farklı ya da öteki olanı nereye oturttuğumuz önemli.


Eğer siz, sizden farklı olanı ve öteki diye tanımladığınızı düşman olarak görüyorsanız, düşmanın meşru söz söyleme hakkı yoktur. Düşmanla çatışma içerisinde olduğunuzda sizin amacınız onu güçsüzleştirmek, mümkünse ortadan kaldırmaktır. Dolayısıyla demokratik oyun içerisinde eğer muhalifinizi ya da ötekini düşman olarak tanımlıyorsanız, artık ortada buluşabileceğiniz, gerilimleri giderebileceğiniz, etkileşerek ortak bir kamusal alan ortaya çıkarabileceğiniz bir zemin kalmaz. Ama düşman yerine rakip olarak gördüğünüzde var olma ve söz söyleme meşruiyetini, onun da bu toplumda meşru bir yere sahip olduğunu kabul ediyorsunuz, “beraber yaşayabiliriz” denklemi içerisine onları da alıyorsunuz demektir.


Mesela, dindar milliyetçi bir Türk olarak eğer Kürtlerin de bu toplumda var olduğunu kabul ediyorsanız—onların taleplerine, özellikle siyasal taleplerine karşı da olsanız, onların bu taleplerde bulunabileceğini ve bu taleplerle birlikte siyasal denklemde yer alabileceğini kabul ediyorsanız—o zaman problemlerinizi müzakere temelinde konuşmanız, tartışmanız, ayrışsanız da bir şekilde birlikte var olabilmenin yolları üzere düşünmeniz mümkün hale gelir. Ya da mesela kendisini Alevi olarak tanımlayan kesimlerle Sünni olarak tanımlanan çoğunluk arasındaki ilişkilerin mahiyetine bakalım.


Eğer siz diğerini yanlış, bâtıl ve eğer güç planında kendisini ifade ediyorsa bir de düşman olarak görüyorsanız, o zaman birlikte yaşayabilmeniz mümkün olmaz. Bu toplumsal gerilim aslında bir tür toplumsal savaş haline dönüşür. Keza seküler kesim içerisindeki çeşitlenmiş kimlik unsurları ya da alt kümelerden de bahsetmemiz mümkün. Onların kendi içlerinde ve dindar muhafazakâr kesimle ilişkilerinde belirleyici olan ilke pozisyonellik olduğu sürece, farklılığa meşru bir alan açılmamış olur. Dolayısıyla sizden olarak gördüğünüz kimlik üzerinden, size ait gördüğünüz kişilerin yaptığı yanlışlara müsamaha nazarıyla bakıp karşıdakinin yanlışlarını düşmanın yaptığı yanlışlar olarak gördüğünüz için bu gerilimin kaynağını ortadan kaldırabilecek bir etkileşim alanı öngörmez yahut o etkileşim alanını reddedersiniz. O zaman bu, çatışma halinin süreklileşmesi anlamına gelir. Eğer demokrasiyi kabul ediyorsanız, demokrasi ahlaki olarak en azından rakibinizin, ötekinizin düşman olmadığı kabulü üzerinden hareket etmenizi gerektirir.


En geniş çerçevede toplumsal gerilimlerin barışçıl bir şekilde hiç olmazsa deşarj olabilmesi, kurumsal birtakım çatışma ya da problem çözme mekanizmaları üzerinden karşılık bulabilmesi ve bunun da barışık bir nitelik taşıyabilmesi için öncelikle hem farklı kesimler arasında çoğulculuğa bir meşruiyet atfetmek gerekiyor, hem de iç çoğulculuk açısından da farklılaşmaya açık olmak gerekiyor. Modernleşme sürecimize bu açıdan baktığımızda seküler elitin de, dindar muhafazakâr çoğunluğun da maalesef çoğulculuğa mesafeli olduğunu, hem kendi aralarındaki ilişkiler açısından hem de iç çoğulculuk açısından bunu daha çok pozisyonel olarak algıladıklarını, bunun da değerler ve hayat tarzları açısından sürekli bir kutuplaşma, gerilim durumunu doğurduğunu söyleyebiliriz.

Biri seçkinci, öbürü çoğunlukçu; ama ikisi de çoğulculuktan uzak. Farklılığa tahammülsüz, ötekini biçimlendirmeye çalışıyor, benim gibi olacaksın diyor.

Evet, kendi hayat tarzını güvencede görebilmenin yolunun diğerinin de kendisine benzemesinden ya da onun kendisiyle hiç etkileşmeden, gettolaşarak yaşamasından geçtiğini düşünüyor. Sinir uçlarıyla birbirine dokunduklarında çok ciddi çatışma alanlarının ortaya çıktığını görüyoruz. Bu durum korkuları besliyor, geleceğe dönük beklentileri belirliyor, gündelik hayat içerisindeki ilişkileri çok temel bir şekilde etkiliyor. O yüzden bir başörtülü gördüğünde rahatsız olan bir kesim olduğu gibi; saçını uzatmış ve arkadan bağlamış, farklı tarzda giyinen insanlara konuşulabilir olma niteliğini kaybetmiş, topluma zararlı muzır unsurlar olarak bakan muhafazakâr bir bakış açısı da var. Toplu taşıma araçlarında, sokakta, restoranda, tiyatroda, çalışma ortamlarında bunlar kesiştiği anda gerilimlerin ortaya çıktığını ve bu gerilimlerin hemen pozisyonel bir nitelik aldığını söylememiz mümkün.


Bu pozisyonellik aslında İslam öncesi kabilecilik anlayışını, kabile asabiyetini hatırlatıyor. Bir kere, siz kendinizi her zaman doğru kabul ediyorsunuz: Sizin değerleriniz ve çıkarlarınız meşru, diğerinin çıkarları ve değerleri ise aslında size bir tehdit. Dolayısıyla onlara karşı sürekli mesafeli ve gardınızı almış halde duruyorsunuz. O yüzden de her durumda—haklı ya da haksız olmasına bakmaksızın—sizden olanı koruma, benimseme ve savunma gibi bir refleks içerisine giriyorsunuz.


Bizdeki hem kültürel hem siyasi fay hatlarına baktığımızda, bu pozisyonellik maalesef çok belirleyici bir niteliğe sahip. O yüzden de demokratik etkileşime dayalı bir kamusal alan üretemiyoruz. Bu çok sınırlı kalıyor. Devlet de buna taraf olduğunda işin içerisine darbeler giriyor, siyasi temsilin sınırlanması ve siyasi partilerin kapatılması örneğinde olduğu gibi farklı sınırlayıcı mekanizmalar ortaya çıkıyor. Bu da problemlerimizi çözme metodu olarak düşünme, konuşma, etkileşme ve müzakere yoluyla rıza üretme yerine, kendimize ait grup gücünü ya da—eğer kullanabiliyorsak— devlet gücünü araçsallaştırarak diğerini ehlileştirme, diğerinin hayat hakkına meşruiyet atfetmeme, onu bastırma gibi bir eğilimi ortaya çıkarıyor.

Öyleyse bu siyasi kavgalar ve kavgada yumruk sayılmaz anlayışıyla ortaya konulan üslup problemleri de bundan kaynaklanıyor.

Elbette karşılıklı bir ilişki sözkonusu. Bu toplumsal gerilim, kutuplaşma ve pozisyonellik siyaseti belirliyor, etkiliyor, siyasetin dilini ve ilişki biçimini önemli ölçüde şekillendiriyor. Öte yandan bundan beslendiği için siyaset, karşıtını demokratik oyun içerisinde meşru bir oyuncu olarak görmeyen, onu sadece aşağılayan, aslında onun topluma zararlı olduğunu düşünen, bu yüzden de ne kadar baskılanır, sınırlanır ve karar verme süreçlerinin dışında bırakılırsa o kadar toplum yararının gözetildiğini düşünen bir bakış açısını ortaya çıkarıyor. İktidarın mutlak manada bizden olması, bizim elimizde ve kontrolümüzde olması ve dolayısıyla değerlere haklılık atfetmenin bu güç üzerinden yansıtılması iki tarafa da içkin bir durum olarak ortaya çıkıyor. O zaman da sizin değer ve çıkarlarınızın hem ontolojik hem epistemolojik hem de moral temelli bir ahlaki üstünlüğü kalmıyor; gücünüz oradan kaynaklanmıyor.


Gücünüz doğrudan sizin pozisyonel olarak iktidar birikiminizle kurduğunuz ilişkiye göre belirleniyor. Nasıl ki Karl Marx üretim ilişkilerini üretim araçlarına sahip olanlar ve olmayanlar üzerinden tanımlamış ve ezen-ezilen ilişkisi olarak ortaya koymuşsa, bu pozisyonellik de biraz onu hatırlatıyor. İktidar araçlarına sahip olanlar, onun dışında kalanları mutlak anlamda dışarıda bırakmaya çalışıyor. Demokratik oyunu ya hep ya hiç olarak görüyor. Kazanan tamamını kazanıyor. Diğeri de, dışlandığı için, onu kendisini ifade edebileceği meşru bir oyun olarak görmüyor. Eğer sizin elinizde kalan sıfırsa, o zaman siz de o oyuncuya meşruiyet atfetmezsiniz ve dolayısıyla onun yönetme hakkını sürekli sorgulayan bir yaklaşımı benimsersiniz. Burada çoğunluk bizatihi sizi haklı bir noktaya taşımıyor. Azınlığın kendisine atfettiği aydınlanmışlık ve seçkinlik de onu daha haklı bir noktaya taşımıyor.


Dolayısıyla iktidar amaç haline getirildiğinde Türkiye’de demokratikleşme sürecimizin bizi getirip bıraktığı nokta, iktidar araçlarına sahip olanların onu tamamen kendi kontrolünde tutmak istemesi ve muhalefetin asla o iktidar araçlarını kullanmasına meşruiyet atfetmeyen bir bakış açısına sahip olmasıdır. Böylece toplumdaki gerilimleri süreklileşiyor, fay hatları kalıcı hale geliyor. Ve siyaset, oyununu bunun üzerinden kuruyor.


O zaman toplum da, siyaset de sürekli gerginlik üzerinden kendisini ifade eden bir nitelik kazanıyor. Kutuplaşma, siyasetin dili haline geliyor. Niye? Çünkü karşınızdakine meşru bir alan bırakmıyor, onu meşru olarak görmüyorsunuz. Siyasal iktidar araçlarını elde ettiğinizde, onu dışarıda bırakacak mekanizmalar üretiyorsunuz. Tamamen oyundan dışlanan da, bu defa sizin meşruiyetinizi sorgulamaya başlıyor. Bir fasit döngü ortaya çıkıyor o zaman. Toplumdaki farklılaşmalar, gerilimler siyaseti besliyor. Siyaset bu dil üzerinden kendisini yeniden kurduğunda bu toplumdaki gerilimleri süreklileştiriyor ve dolayısıyla bu fasit daire demokrasinin temel mantığıyla çelişecek şekilde toplumdaki gerilimlerin maalesef devam etmesine sebep oluyor.


Halbuki farklılığı tanıma ve müzakere üzerinden etkileşme olarak siyasete bakarsak, kutuplaşma üzerinden var olan bir dil geliştirdiğimizde aslında siyaseti reddetmiş oluyoruz. Ya hep ya hiç oyununa dönüştürmüş oluyoruz siyaseti. Bu açıdan parlamenter sistemlerin aslında parçalı, ayrışmış toplumlarda müzakereye dayalı bir demokrasiye hayat hakkı tanıdığını söyleyebiliriz. O zaman siz oyunun bütün oyuncularını meşru olarak kabul edersiniz. Bu bir zaaf işareti değildir. Ama bölünmüş toplumlara mesela başkanlık sistemini taşırsanız, o zaman çoğunlukçu bir yaklaşımı benimsemiş olursunuz.


Elli artı bir bendense, önemli olan elli artı biri yakalamaktır. O zaman kutuplaştırmayı bir siyaset dili olarak çok rahat benimsersiniz. Onun dışında kalanlar ise kendi talep ve beklentilerinin siyasal sistemde karşılık bulmadığını düşündüklerinde radikalleşme ihtimalleri artacaktır. Dolayısıyla bu kutuplaşma demokrasiyi, diğerini yok sayan ve sistem dışında bırakmaya çalışan bir oyuna dönüştürür. Siyasetin böyle olduğu bir ortamda toplumdaki gerilimlerin azalabilmesi de çok zor olur. En küçük bir günlük hayat meselesi siyasal bir renge bürünür.

O zaman da kendimizi problem çözmekten çok, problemleri öteleme, bastırma ve bunu da kimlikler üzerinden yapma konumunda buluruz. Seküler elitler iktidarı ele geçirdiğinde kendi değerlerine ve çıkarlarına göre bunu şekillendirir. Muhafazakâr çoğunluk iktidarı ele geçirdiğinde bu defa o kendi değer ve çıkarları üzerinden bunu biçimlendirir. Dolayısıyla da biz problem çözme, çatışmalarımızı azaltma kapasitemizi son derece sınırlandırmış oluruz.

...

Söyleşinin tamamı Açıkdeniz’in 2. sayısında!


28 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör