7. Sayı - Olguların Dili

Güncelleme tarihi: 2 gün önce


‘Olmasa da olur’ dediklerimizden vazgeçebildiğimiz oranda yardım kapasitesimiz artar. Bir kesimin ‘olmasa da olur’ muhasebesi, başka bir kesimin ‘olmazsa olmaz’ları için çözüm getirecektir.

Yardımlaşma için anahtar:

‘Olmasa da olur’


Başkalarına yardım, yani infakın tamamen ‘imkân’larla ilgili olduğuna dair yaygın bir kanaat vardır. Paylaşabilmek, başkasına da verebilmek için insanın elinde ‘tek bir hurma’ bile olsa bir imkânın bulunması gerektiği doğrudur. Ancak buradan hareketle, imkânlar ile infak arasında bir doğru orantı olduğu; infakın imkânlar arttığı nisbette artıp azaldığı nisbette ise azaldığı şeklinde bir denklem doğru değildir.


Çünkü imkânı olan ve artan herkes, olan ve artan bu imkânı infak için kullanıyor değildir. İnfakın oranı, son tahlilde, eldeki imkânın nasıl kullanıldığı, harcandığı yahut ‘değer’lendirildiğine göre biçimlenmektedir.

Bu açıdan baktığımızda, imkânların ‘nasıl kullanıldığı’ sorusu, ‘ne kadar kazanıldığı’ sorusunun da üstünde bir değer kazanır. Daha çok kazananın yapmadığı oranda bir infakı daha az kazanan yapabiliyorsa, belli ki bu imkânların çokluğu ile ilgili bir mesele değildir.


İşte, daha az kazananı daha çok kazanan başka bazılarının hiç yapmadığı veya daha az yaptığı infakın üstünde bir başkalarına yardım seviyesine nasıl ulaşabildiğinin cevabı, eldeki imkânın nasıl kullanıldığıyla ilgilidir.


İşin bu kısmında, ‘olmasa da olur’/‘olmazsa olmaz’ denklemi çıkar karşımıza.

Tarihî bir hatıra ve ibret olarak ‘Sanki Yedim’ Camiinden konu olan tiryakilikten vazgeçip içmediği her sigara paketinin parasını biriktirerek şöyle bir hayır işledi şeklindeki güncel haberlere kadar uzanan bir çizgide, infak için anahtar, ‘olmasa da olur’ sorgulaması olarak gözükmektedir.


Sıcaktan veya soğuktan korunma ihtiyacını karşılayacak yeterince kıyafetler varken, sırf zevkine alınan elbiseler ‘olmasa da olur’lar arasındadır meselâ.

Henüz eskimediği halde ‘modası geçtiği’ için değiştirilmek istenen koltuk veya yemek takımları, perdeler, halılar vs. için de aynısı geçerlidir. Tıkır tıkır çalıştığı halde modeli eskidiği için vazgeçilip yenisi alınacak arabalar sözkonusu olduğunda da durum budur. Sırf damak tadı uğruna peşine düşülen yeme-içme alışkanlıkları da bu kabildendir.


Her insan otursa ve hayatında, harcamalarında ‘olmazsa olmaz’lar ile ‘olmasa da olur’ların listesini ayrı ayrı yapsa, eldeki imkânla aldığı pek çok şeyin aslında zarurî ihtiyaç sınıfında olmadığını, hatta hiç ihtiyaç sınıfında olmayıp sırf arzu ve hevesle alındığını görecektir.


İşte onlardan vazgeçebildiği oranda, insanın başkalarına yardım kapasitesi artar; imkânlar ne düzeyde olursa olsun.

Görünen o ki bir kesimin ‘olmasa da olur’ muhasebesi, başka bir kesimin ‘olmazsa olmaz’ları için çözüm getirecektir.


İnsanlığa borçlu değil miyiz?


“Ülkeme ve milletime borçluyum.”

“Ülkeme ve milletime borcum var.”

“Ülkemize olan borcumu ödemek için bu yolu seçtim.”


Sıklıkla duyduğumuz cümlelerdir. Siyaset alanı için samimiyeti sorgulanır hale gelmiş bir klişe söz de olsa, bu sözün başka birçok alanda da tekrarlandığını görürüz. Bir yatırım yapan, bir alanda uzmanlaşmaya çalışan, bir keşif veya icat yapan, bir teknik geliştiren, bir konuda eğitim gören... derken, pek çok kişi neden böyle bir çaba içine girdiğini bu ve benzeri cümlelerle açıklamayı seçer.

İlk anda bu, hoşa giden, kulağı okşayan, aklın da çok doğru bulduğu bir söz olarak gözükür. Bir insandan, gözünü açtığı, içinde büyüdüğü, toprağından beslendiği, suyunu içtiği, eğitim aldığı ülke ve topluma karşı elbette vefa beklenir; onun, bu ülke ve topluma karşı hissettiği borcu bir şekilde ödemek için olumlu bir çaba içine girmesi de elbette yerindedir.


Ama öte yandan, bu söz, borçlu olunanların eksik bir tarifini içermek cihetiyle bir haksızlık da içerir.


Çünkü hangi ülke ve hangi toplum için bu söz söylenirse söylensin, son tahlilde, eksiktir ve yetersizdir.


Çünkü gökten rahmet indiren bulutların sınır gözetmediği ve inen yağmur damlalarından yeryüzündeki bütün denizlerin ve göllerin hissesi olduğu gibi, okulda öğrendiğimiz bir bilgi, hayatın içinde aşinalık kazandığımız bir teknik, son tahlilde, sadece bir ülkenin, toplumun veya milletin değil, bütün insanlığın ortak emeğini ve birikimini içermektedir. Hiçbir ülke ve hiçbir toplum, diğerlerinden soyutlanmış halde bir bilgiye, tekniğe, yönteme ulaşmış değildir. Her toplumun eğitimini dayandırdığı, hayatını sürdürdüğü bütün bilgi, teknik ve teçhizatın hepsinde bütün insanlığın emeği vardır. Binlerce yıldan beri, farklı kültür, inanç, coğrafya, ırk ve milliyetten insanların emeği, birikimi, tecrübesi, bilgisi birbirine karışmış, katışmış, bugünlere böylece gelinmiştir.


O yüzden, eğer bir borçtan söz edilecekse, sadece bir ülkeye ve bir millete değil, bütün insanlığa bir borcumuz var.


Böyle yapabildiğimizde, ufkumuzu da büyütmüş, emeğimizi ve gayretimizi bütün yerküreyi ve bütün insanlığı kuşatır şekilde genişletmiş olacağız...


Hiçbir ülke ve hiçbir millet, diğerlerinden soyutlanmış halde bir bilgiye, tekniğe, yönteme ulaşmış değildir. O yüzden, eğer bir borçtan söz edilecekse, bütün insanlığa bir borcumuz var.


0 görüntüleme0 yorum