top of page

"Özgürlüğün Yerleşmesi Bizi Güçsüz Bırakıyor" | Feyza Akınerdem


Görev yaptığınız üniversitede yalanın sosyolojisi üzerine dersler verdiğinizi biliyoruz. Bu dersin hikâyesinden başlayalım isterseniz…


Nasıl geldim yalanın sosyolojisine... Ben aslında yüksek lisanstan, sosyoloji çalışmaya başladığımdan beri temsil politikaları üzerine çalıştım. Temsil dediğimiz kavram da aslında bir boşluk analizidir. Neyin boşluğu? Söylediğimiz, anlattığımız, hikâye ettiğimiz, resmettiğimiz ile o resmettiğimiz ve söylediğimizin işaret ettiği olgusallık ya da olgu hayali arasında bir boşluk vardır. Gösteren ile gösterilen arasında hep bir boşluk bulunur. Meselâ televizyon dizilerini ele alalım, hepsi bir hikâye anlatır. O hikâyeyi anlatırken topluma dair birtakım meselelere işaret eder. Bunlar hayali meseleler olabilir, siyasi meseleler olabilir ya da “gerçek hayattan uyarlanmıştır” dediğimiz filmler, diziler, kitaplar gibi gerçeğe dokunduğu iddiası vardır. Dolayısıyla gösterilenin hep olgusallıkla karmaşık bir ilişkisi vardır ve bu ilişki aracılığıyla gerçekliği nasıl tarif edeceğimizi belirler. İşte bu tarif, gösterenle gösterilen arasındaki boşlukta oluşur. Bazen bu boşlukta, verili bir gerçeklik tarifi bükülür.

Temsil politikası çalışırken gerçekliği bükmenin biçimlerine bakmaya başladım: Örneğin kurmaca nasıl büküyor, atasözü nasıl büküyor, siyasal söylem nasıl büküyor ve bu bükme neye yönelik bir bükme? Yani gerçekliği mi bükmeye çalışıyor, bir hayali mi dönüştürmeye çalışıyor? Yoksa dönüp gerçekliği yeniden anlatmaya ve esas olan nedir, hakiki olan nedir, onu göstermeye mi çalışıyor?

İşte bunlar aslında benim sosyolojiyle ilişkimin çeşitli aşamaları...

Önceleri televizyon çalışırken kurmacaya baktım. Sonra hakikat kavramına bakmaya başladım. Örneğin ‘Çözüm Süreci’nde bir grup meslektaşımla birlikte hakikat kavramı üzerine çalıştık. Ve özellikle 90’larda, Kürt meselesinin çok yoğun olarak şiddet ürettiği dönemde gazete haberciliğine dair küçük bir araştırma yaptık. Aynı dönemde çıkmış bütün gazetelerin olayları nasıl farklı anlattığına baktığımız bir çalışma yaptık.


Sonra yine televizyon çalışmaya döndüm. Dizilere bakarken de aslında şuna baktım: Bir hikâye var, bu hikâye bir çatışmayla başlıyor. Sonra o çatışmaya dair bir çözüm önerisi sunuyor. Bu çatışma genelde bir aşk hikâyesi olarak anlatılsa da veya kaybolan bir çocuk ya da saklanan bir aile sırrı üzerine olsa da, yavaş yavaş açıldıkça bu hikâye bizim gerçek hayatta yaşadığımız çok daha komplike, karmaşık meselelere dokunmaya başlıyor ve onlara dair çözümler öneriyor ve sonunda bir mutlu son yaşanıyor. Bildiğimiz melodram hikâyeleri... Sevenler kavuşur, kötüler cezalandırılır. Biz ise, izleyici olarak bunun gerçek hayatta böyle olmayacağını, iyilere bu kadar kolay zafer olmadığını bilerek, bu kadar kolay çözümlere de öykünerek aslında bunları izliyoruz.

Böyle bir argüman etrafında dizilere bakarken, 2000’lerin sonlarına doğru hikâyelerde bir kırılma olduğunu farkettik. Ezel, Kuzey Güney gibi dizilerden bahsediyorum. Bu kırılma üzerine hocam Prof. Nükhet Sirman’la iki dizi üzerine makaleler yazdık. Biri Poyraz Karayel, biri de Meryem diye bir dizi. Bu iki dizide aslında iyilik ve kötülük, doğruyla yanlış, bildiğimiz melodramlarda olduğu kadar net bir şekilde ayırt edilemiyordu . İnsanların peşine düştüğü kahramanlar ise çok daha karmaşık, karanlık, gri ve doğruyla yanlış arasında mutlaka bir tercih yapmak zorunda hissetmeyen, kazanmaya çalışan kötü kahramanlar karşısında kazanmayı önemsemeyip hayatını ve sevdiklerini korumaya çalışan daha gri kahramanlardı. Dolayısıyla o siyah-beyaz dünyanın, doğrunun çok daha belirgin tarif edildiği dünyanın yavaş yavaş bulanıklaştığını görmeye başladık. Böylece ‘oyun’ diye bir anlatı türünden bahsetmeye başladık. Bu izlediğimiz bir oyun dizisi mi yoksa daha melodram dizisi mi diye dizileri kategorize etmeye başladık. Melodramlarda nasıl iyiler sürekli doğrunun peşinde gidiyorsa, oyunlarda ise hamleler önemli. Oyunun mantığı şu: Kim daha güçlü, daha etkili, daha kendi doğrusunu kabul ettirecek hamleler yapacak?

Biz bunlar üzerine çalışırken post-truth (hakikat sonrası) kavramı dünyada bir anda çok önemli bir kavram haline geldi. Bu, daha çok siyasal söylem için kullanılan bir kavramdı ve şöyle nitelendiriliyordu: duyguların olgulardan daha önemli hale gelmesi. Aslında bu tarif benim biraz kafamı karıştırdı, çünkü duygular her zaman olgulardan daha önemlidir. Yani dünyada önceden olguların duygulardan daha önemli olduğunu söylemek ve şimdi artık duygular daha önemli demek, hakikat kavramıyla uğraşan bir araştırmacı olarak bana doğru bir kategorizasyon gibi gelmedi. Ve bu hakikat-sonrasıyla oyun kavramını, yani gri alanı, doğrunun bu kadar istikrarlı bir şekilde izinin sürülüp sürülemeyeceğini, hakikat-sonrası dediğimiz şeyin dümdüz yalan olup olmadığını düşündüğüm işler yapmaya başladım.

Bu esnada muhalif grupların direniş söyleminde yalan kavramının sıklıkla yer almaya başladığı gördüm. Bir yandan sosyal medya ve dezenformasyon tartışılırken, sokakta veya dijital ortamlarda direniş hareketleri yalan/yalancı kavramlarını sloganlarına yerleştirmeye başladılar. Makro siyasi tartışmalarda da yalan/yalancı suçlaması daha çok ifade edilmeye başlamış durumdaydı. Yani hakikat-sonrası gibi analitik bir kavram üzerine çalışırken, “dümdüz doğrular vardır, olgular vardır, bir de yalanlar vardır” diye yeniden böyle bir gerçeğin peşinde bir siyaset güdülmeye başladı. Yalana yalan deme konusunda bir motivasyondan bahsediyorum. Daha çok muhalif tarafın motivasyonu...

Hakikat-sonrası kavramını kullananlar kimlerdi? Trump’ın kendisi “Ben hakikat-sonrası söylem üretiyorum” demedi. Onun yerine, Ben böyle de söylesem olur, öyle de söylesem olur. Önemli olan orada ne olduğu değil. Bize şimdiye dek zaten yalan söylendi. Size zaten hep yalan söyledi bu Demokratlar. Ben de istersem böyle söylerim, istersem öyle söylerim. Yani Demokratların tutarsızlığını ifşa ediyorum demeye getirerek kendi kimliğini, siyasal kişiliğini kurdu. Bu duruşu analiz edenler, eleştirel bir yerden post-truth adını verdiler. Diğer yandan eleştirel, muhalif kimlikler adlı adınca ortaya çıkmaya ve direnmeye başladıkça bunun adına açıkça yalan demeye başladılar.

Benim kafamda post-truth yalandan biraz farklıydı, gerçeğin dümdüz çarpıtılması değildi. Çünkü post-truth dediğim gibi daha analitik bir kavram. Yalan ise, herşeyin ötesinde, yargılayıcı bir kavram. Yani birşeye yalan diyorsanız, bir doğrunun var olduğuna ve onun çarpıtıldığına inanırsınız. Hakikat-sonrası diyorsanız, aslında söylemsel bir kırılmaya, hakikatin değerini kaybetmesine, önemsizleşmesine, hakikati bükmenin bir siyasi ranta dönüşmesine atıfla bir analiz yaparsınız. Yalan ise çok daha yargılayıcı, suçlayıcı bir kavramdır.

Ben 2020’de Boğaziçi’nde açtığım seçmeli dersi “Hakikat Sonrası” başlığıyla açmıştım. Daha sonra 2021-2022’de “Yalan Sosyolojisi” olarak açmaya başladım. Buradaki derdim de şuydu: Yalanı bir sosyolojik kavram, bir analitik kavram olarak düşünebilir miyim? Nedir yalan? Yani biz neye yalan diyoruz ve neden yalan diyoruz? Yalan analiz edilebilir mi? Biraz kendi zihinsel yolculuğuma öğrencileri de dahil ederek böyle bir okuma ve yazma serüvenine çıktım diyebilirim.


O soruları biz de sormuş olalım: Nedir yalan?


Yalanı bir analiz konusu yapmak isteyen felsefeci ve sosyologlar, Aristo’dan bu yana, dediğim ikilemle karşı karşıya kalmışlar. Benim daha post-yapısalcı bir meşrebim olduğu için - Derrida’nın yalan üzerine yazdıklarıyla zaten okumalara başlıyoruz. Ve orada görüyoruz ki yalanı bir araştırma nesnesi haline getirmek zor. Çünkü kendinizi yalanı tarif eden bir çerçeveden, bir söylemin içinden çıkarıp mesafe almak zor. Bir meseleye, bir anlatıya, bir hikâyeye yalan demeye başladığınızda zaten o hikâyenin dışına çıkmış, yani onu karşınıza almış oluyorsunuz. Ama başka bir hikâyenin de içine girmiş oluyorsunuz. Bu şekilde analitik bir mesafe almak çok zor.


Nesnellik sıkıntısı oluyor diyorsunuz.


Evet. Ama bir taraftan da gerçeğin peşine düşmek, yani tutarlı bir hikâye anlatmak ve onun peşinden gitmek de analiz yapanın, sosyologun aslında bir ihtiyacı. Yani düşünün ki psikologlar “aslında sen çocukluğunda bunu yaşadığın için şu an bu semptomları gösteriyorsun” diye bir hikâye anlatıyorlar. Kendi analiz dünyalarında bir hakikat rejimi var. O hakikatl rejimine uygun bir hikaye anlatıyorlar. Şimdi biz sosyologlar, post-yapısal dönüşümden sonra böyle bir tutarlı hikâyeyi anlatamaz olduk. Ve post-truth denen bir duvara çarptık. Çünkü bizim “hakikat baktığın yere göre değişir, bir hikâyenin çok farklı anlatım biçimleri vardır, bunların hiçbiri esas olmak zorunda değildir” gibi argümanlarımız bizzat Trump gibi, Putin gibi liderlerce bir şekilde çalındı.


İstismar edildi.


Aynen, çok doğru bir kavram, ben de kullanıyorum bunu. Yani post-yapısalcılık oldukça istismar edildi bu politik söylem tarafından. Bu durumda bizim bir anda yalancısın, yalan söylüyorsun deme ihtiyacımız aslında bu duvara çarpmış olmaktan kaynaklanıyor olabilir. Dolayısıyla yalanı bir araştırma nesnesi yaparken tutarlı, olgusal ve dünyanın nasıl olması gerektiğine dair bir iddiada bulunup bulunamayacağımızı biz öğrencilerle yoğun bir şekilde derste tartışıyoruz. Hasılı yalan, sosyolojize edilmesi, sosyolojinin konusu yapılması zor bir kavram.

Nitekim Derrida bunu şöyle sorguluyor: “Yalanın tarihi yapılabilir mi?” Yalanı tarihselleştirmek için ona yalan demekten vazgeçmeniz ve onu bir nesne olarak ele almanız gerekir. Ama yalan dediğiniz anda aslında “herkesin kabul ettiği bir doğru var ve o doğruya göre bu yalandır” demiş oluyorsunuz. Yani analitik mesafenizi o anda kaybetmiş oluyorsunuz. Böylece yalanın sosyolojisini yapma arayışı, özetle felsefeciler ve sosyologlar açısından tutarlı, bütüncül bir hikâyeyle dünyaya bakma ihtiyacının bir sonucu olabilir. En azından benim açımdan böyle bir arayışın sonucudur diyebilirim. Yani yeniden daha ayakları yere basan bir sosyoloji yapabilir miyim arayışının bir sonucudur.


2010’lardan itibaren diziler üzerinden farklı bir hikâye görüyoruz, bir kırılma ve dönüşüm var dediniz. Nasıl açıklıyorsunuz o dönüşümü. Türkiye’ye mahsus birşey mi, genel olarak dünyadaki postmodern dönüşümle mi ilgili?

Bir de şunu soracağım. Türkiye toplumu açısından yalan aslında yeni birşey değil, her zaman varolan, yerleşik birşey. Peki yalan nasıl toplum içerisinde kendisine sözümona ‘meşru’ bir yer buluyor?


2010’lardan sonra gözlemlediğimiz dönüşüm şu: Hatırlarsanız, Tayyip Erdoğan’ın Davos çıkışı vardı, “One Minute Olayı” diye bilinen. Çok popülist bir çıkış olarak nitelendirildi, ama popülizmi doğru anlamak lazım. Popülist bir söylemi ortaya çıkaran, aslında demokrasinin ülkeler arası ilişkilerde yine Erdoğan’ın dilinden bir ‘monşerler diplomasisi’ üretmiş olması. Bu monşer diplomasisi dediği şey, aslında demokrasinin kendi içinde nasıl hakikati bükerek iş yaptığını ifşa etmesi. Biraz önce dedim ya, Trump da ifşa ediyordu, Erdoğan da o dönemde bunu ifşa etti.

Şöyle ifşa etti:

Cumhuriyet aslında bir ‘olması gereken’ hikâyesidir Türkiye’de. Atatürk’ün motto haline gelmiş, sloganlaşmış sözlerine bakın. “Köylü milletin efendisidir.” “Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir.” Bunların hiçbiri olgusal cümleler değil. Bunların hepsi normatif cümleler. Hani “benim kızım çalışkandır, yapar ödevini” denir ya, çocuk çalışkan olsun, öyle söyle ki sonuç öyle olsun. Cumhuriyet de bir şekilde olması gerekeni söyleyerek toplumu o standartlara getirme projesidir. Ve bu açıdan bir gerçek bükme projesidir: Biz bu toplumun, halkın, bu kitlelerin kendilerine dair gerçekliklerini, hayat tarzlarını, iş yapma biçimlerini belirli bir hakikat söylemine doğru çekelim, öyle söyleyelim ki öyle olsunlar. Şimdi bu toplumda hep bir istibdat, baskı, görülmeme, yok sayılmak olarak; kitlelerin, köylülerin, Anadoluluların, Müslümanların, alt sınıfların üzerinde baskı unsuru oluşturan söylemler olarak görülse de, tersinden aslında onlara bir manevra alanı bırakmıştır: söylediğinle yaptığın aynı, tutarlı olmak zorunda değil!

Türkiye toplumunda böyle bir inşa olduğunu düşünüyorum ben. Mesela çalışkanım, zekiyim diyebilirsin ve sonra dönüp aslında bu söylemlere hiç uymayan bir hayat yaşayabilirsin. Ben dürüst bir esnafım diyebilirsin ama vergi kaçırabilirsin. Bütün bunları yapabilirsin, bunlar meşrudur. Çünkü zaten söylediğimizle olması gereken ve var olan arasında hep bir boşluk, bir tutarsızlık vardır. Bizler bu tutarsızlığı yöneterek yaşıyoruz. Bu tutarsızlıkla aslında olmamızın, erişmemizin imkânsız olduğu o kurgusal vatandaşlığa hem biraz direniyoruz, hem biraz onu istismar ediyoruz, hem de o imişiz gibi davranabiliyoruz. Yani bir başkasına yalancısın derken, kendi hayatınızdaki tutarsızlıkların üstünü örtebiliyorsunuz.

Bunlara ne zaman biz yalan ismini veriyoruz? Bunlar siyasi olarak önem kazandığı zaman. Siyasallaştığında sen yalan söylüyorsun diyebiliyoruz. Eğer siyasallaşmazsa, eğer gündelik rutin içerisinde, bir çıkar ilişkisi ağı içerisinde kalırsa bu ilişkilere, bu hakikat bükmelere hiç kimse yalan demiyor. Ama yalan dediğimiz zaman siyaset yapmış oluyoruz. Yani bir hiyerarşi kurmaya, bir güç ilişkisi kurmaya, “ben senden dürüstüm ve sen yalancısın” demeye başlıyoruz. Ve o yüzden de en çok siyasal alanda, en çok anaakım siyasette siyasetçiler birbirlerini yalancılıkla suçlar. Çünkü zaten siyasetin kendi alanı farklı ve birbiriyle tutarlı olmayan hikâyelerin çatışmasıdır. Ama gündelik hayatta birbirini tanıyan esnaf al gülüm ver gülüm birbirini kollar, öğrenciler birbirinin yerine imza atabilir ve bunlar mesele olmaz. Ne zaman ki çıkarları çatışmaya başlar, o zaman o yalancılıklar, o küçük yalanlar ifşa olmaya, önemli olmaya ve siyasallaşmaya başlarlar.

Yani bir yandan büyük çerçevede Cumhuriyetin getirdiği ‘olması gereken’ rejiminin toplumun varolan ilişki biçimlerini, birbirlerini kayırma, birbirlerini anlama ya da birbirleriyle düşmanlık kurma biçimlerini dümdüz edecek güçlü varoluşsal söylemlerle örtmüş olduğu bir alanda yalanı arayabiliriz. Yani bu, Türkiye’de Cumhuriyet sonrası vatandaşlık inşasının bir parçasıdır.


Yalanla ikircikli ilişkimizi kuran faktörlerden biri Cumhuriyetse, diğeri kitle iletişimi. Biz bahsettiğimiz bu büyük hikâyeleri, kimlik hikâyelerini, kim olduğumuza dair ‘olması gereken’i anlatan hikâyeleri nereden duyuyoruz? Medyadan. Mesela TRT’de hep doğru vatandaşlık anlatıldı. Sen şusun, sen busun, benim milletim şudur, benim çekirdek ailem budur, benim Anadolum şöyledir gibi bir sürü küçük küçük hikâye… Bizler o yayınları hep bir yandan “olması gereken nedir”i öğrendiğimiz hikâyeler olarak, bir yandan da biz hiçbir zaman o olamayız hissiyle yaşadık. Yani bir hiyerarşiyle. Orada anlatılan olması gereken hikâyesi bizim gerçekliğimizle uyuşmuyor. Biz asla o olamayız. Yani dolayısıyla TRT bize hep diyor ki, sana anlatıyorum, ama sen hiçbir zaman bu olamayacaksın. Çünkü Türkçeyi böyle konuşmuyorsun. Ya da Türkçe konuşmuyorsun. İlişkilerini böyle kurmuyorsun. Senin köyün böyle bir köy değil. Senin mahallen böyle bir mahalle değil. Senin esnafın bu değil. Sen gittiğin zaman alışverişte fiş almazsak kaça olur pazarlığı yapıyorsun ve sana sürekli verginin kutsal olduğunu anlatan bir hikâye var orada, ama sen o kutsallığı önemsemiyorsun. Çünkü senin cebinden çıkacak para o anda senin gerçekliğin içerisinde çok daha önemli.

Gündelik gerçeklikler ve kitlesel anlatılar arasındaki boşluğu da biz sürekli medyadan aldık. Ne zaman 90’lardan sonra televizyon özelleşti ve çoklu kanal, çoklu yayıncılık, çoklu anlatılar ve çoklu eğlenme biçimleri ortaya çıktı, o zaman insanlar kendilerini daha çok ekranda görmeye başladılar. Fakat ondan sonra da şu oldu, özellikle tartışma programlarını ya da realite şovları düşünün, şimdinin Müge Anlı’ları, Esra Erol’ları; ama 90’larda da Siyaset Meydanı benim en çok anlattığım örnektir. Bir gün Alevilik tartışılıyor, bir gün Kürtlük, bir gün arabesk müzik… Bunlar tartışılıyor ve ekranda daha önce hiç görmediğimiz sıradan insanlar, aksanlı konuşan insanlar; ben Aleviyim, ben Kürdüm diyerek kendini aslında makbul kimlikler üzerinden tarif etmeyen sivil toplum temsilcileri konuşuyor ve biz onları sabahlara kadar dinliyoruz. İnanılmaz bir heyecan. Ama bir yandan da bunları izlerken kafamızda bir hakikat bükülmesi var. Çünkü TRT’nin bize anlattığı tekil hikâye o kadar baskın ki, bunlara da inanmakta zorlanıyoruz. İşte orası tam da siyasallaşan bir alan. Yani bizim siyasal olarak kendimizi ya da bizim gibi olmayanları bir anda televizyonda gördüğümüz ve “O mu gerçek hikâye, ben mi gerçek hikâyeyim? Hangimiz bu toplumuz? Bu toplum nasıl bir toplum?”u sormaya başladığımız zaman… Ya da kadın programlarında aile içi şiddetin, aile içerisindeki başka sorunların daha çok gündeme geldiği ve “Biz böyle bir aile değiliz. Türk ailesi çok düzgün işler. Aile kutsaldır” diye yine olması gereken ile ekranda gördüğümüz arasında bir çelişki hissettiğimiz ve böylelikle hakikat anlatılarının çelişkisinin de kitleselleştiği, toplumsallaştığı bir süreç...

2000’lerden sonra ise değişen siyasal konjonktür, Türkiye’de büyük bir siyasal dönüşüm olması yanında dünyada da popülist dönüşümlerin yaşanması kitlelerin duymak istediği hikâyeleri anlatan ve bu hikâyeler doğru da olmak zorunda değil diyen liderlerin dönemini getirdi ve bu popüler kültürü de şekillendirdi. Burada biz ayrımı şöyle yapıyoruz: hakikat arayıcıları, hakikat peşinde koşanlar ve iktidar, güç peşinde koşanlar. Sol, İslamcı ya da feminist siyasetin izini sürenler tekil bir hikâye peşinde koşarlarken, güç peşinde koşanlar o hikâyelerden birinden diğerine zıplayarak ilerlediler. Yani trafikte sürekli şerit değiştiren araçlar gibi, tutarlı bir hikâye anlatmak zorunda olmadığını, esas hakikatin güç toplama arzusunun kendisi olduğunu söyleyen popülist liderler dönemine geldik. Ama öyle düşünüyorum ki, yavaş yavaş o dönemden de bir kırılma oluyor. Tam emin de değiliz. Ne olacağını da bilmiyoruz ve tedirginiz. Ama sanki dünyada da, Türkiye’de de bir hikâye değişimi olacak gibi gözüküyor.


Bu yeni durumda, popülist liderlerin vaad ettikleri ile yol açtıkları sonuçlar arasındaki çelişkinin etkisi var mı?


Güç refah getirmedi özetle. Şimdi Türkiye’yi düşünün, popülist anlatıları... Benim hep örnek verdiğim, “Geleceğe cüret et” diye Türkiye’de başkanlık referandumu öncesi iktidar partisinin yayınladığı bir video vardı. Bence siyasal söylem analizi açısından çok önemli. Çünkü anlattığı çerçeve şu: Sen Alparslan’sın, sen Fatih’sin, sen Abdülhamid’sin, sen Atatürk’sün… Böyle bir özdeşim alanı açıyor. Ve çok büyük anlatı. Ben buna büyük hikâye diyorum. Ölçek olarak o kadar büyük ki, kendinizi o hikâyenin içinde bulmanız çok zor. Peki gelecek olarak ne vaad ediyor? Vaad ettiği tek şey şu: Güçlü bir lidere oy ver, sen de güçlü ol. Hikâye sadece bu. Yani size ne refah, ne rahatlık, ne bir meslek edindiğin zaman onunla para kazanacağının garantisini vaad ediyor. Sadece liderin arkasında durursan güçlü ve güvende olacaksın diyor.

Ben buna ‘geleceksizlik hikâyesi’ diyorum. Geçmişten besleniyor. Geçmişin bütün büyük anlatılarını bir kolaj halinde biraraya getiriyor, ama bir gelecek anlatamıyor. Çünkü anlatacağı bir gelecek de yok zaten. İşte aradan on yıl geçti, yirmi yıl geçti, ne oldu? Bunların sonunda biz melodramlardaki o mutlu ve uyumlu toplum olmadık. Sevenlerin kavuştuğu, iyilerin kazandığı ve kötülerin cezalandırıldığı bir denge ve uyum noktasına gelemedik. Ve dolayısıyla bu bir yorgunluk getirdi bize. İnsanlara, bu büyük hikâyelerden büyük bir yorgunluk kaldı. En büyük değişimin bununla ilgili olduğunu düşünüyorum. Popülizmin büyük hikâyeleri bence bizi çok yordu; değişimi ben orada görüyorum. Ve oradaki yalan siyasetine karşı daha küçük hikâyeler anlatma çabası; bireysel deneyimden gelen hiç kimsenin yanlışlayamayacağı sakin ve küçük hikâyeler insanlara iyi geliyor. Ben değişimi, değişimin mümkün olma ihtimalini aslında buralarda görüyorum.


Cumhuriyeti bir olması gereken hikâyesi olarak tarif ettiniz ve bu söylemin oluşturduğu boşluğa dikkat çektiniz. Oradan şöyle bir sonucu çıkarmak mümkün mü? Yalanın varlığıyla özgürlüğün yokluğu veya azlığı, diğer bir deyişle devletin, iktidarın toplumu kendi halinde bırakmaması arasında bir ilişki var…


Tabii burada yalanın ölçeği meselesi çıkıyor. Yani popülizm. Mesela Cumhuriyet, yani müesses nizam, gerçeği bükerken çok kitlesel bir şekilde büküyor; toplumu bir hakikat rejimine davet ediyor. Popülizm ise sen ne istersen o iyidir diye bir hikâyeye davet ediyor. Ama her ikisinin de anlattığı aidiyet hikâyesi, olması gereken hikâyesi oldukça büyük. Şimdi burada, Türkiye özelinde söyleyebiliriz, bireysel özgürlük diye bir anlatı zaten yok. Türkiye’de bu hiçbir zaman baskın olmadı. Oysa Amerika’da bu baskın bir anlatı. Yani Amerika’da vatandaşlık tamamen bireysel özgürlük üzerinden tarif edilmiş ve onun da kendi handikapları var. Avrupa’da daha vatandaşlık üzerinden, vatandaşın hakları üzerinden tarif ediliyor; özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir hak öznesi olarak vatandaşlık anlatılıyor ve oradaki özgürlükten çok haklar ve sorumluluklar arasında bir ilişkisellik var.

Şimdi Türkiye’de böyle bir güçlenmiş, belirli haklarla ya da özgürlük anlatısıyla donatılmış bir vatandaşlık olmadığı zaman, aslında kitleler çok daha özgürlükleri kısıtlanmış bir şekilde bu hikâyelere maruz kaldılar. Bireysel yaşam alanları yok zaten. Cumhuriyetten ilişkiler içerisinde tarif edilmiş bir vatandaşlık. Dolayısıyla ne Avrupa’daki, ne Amerika’daki o hak ve özgürlük alanı mevcut. Ve özgürlük bizim için hem soyut hem tehlikeli bir kavram. Yani siz tek tek insanlara da gidip sorsanız, gençler bu özgürlüğü biraz daha norm haline getirmiş durumdalar, ama geel olarak özgürlük bizim toplumun rahatlıkla benimseyeceği bir kavram değil. Çünkü özgürlüğün bizi nereye götüreceği belli değil. Özgürlük sizi bir belirsizlik alanına götürüyor ve orada kendinizi koruyabileceğiniz haklarla donatılmadığınız zaman daha çok mağdur olabiliyorsunuz. O yüzden var olan hiyerarşiler, ilişkiler, onların içerisindeki stratejik güçlenme yöntemleri bizim toplumumuzda insanlara çok daha korunaklı geliyor. Yalan da böyle bir araç. Siz güçsüzseniz ve haklarınız da yoksa, sizi koruyacak ne yapıyorsunuz? Gerçeği biraz bükerek hayatta kalmaya çalışıyorsunuz. Yalan bazen de güçsüz kalanın bir aracı oluyor. Bu da özgürlük değil. Burada özgürlüğün kendi başına bir değer olarak Türkiye toplumunda sınırları ve kavramları belli bir şekilde tarif edilmemesi; anayasal olarak, siyasal söylem olarak ve toplumsal olarak kurulmaması, aslında bizi kitlesel yalanlar karşısında güçsüz bırakıyor.


Bu söyledikleriniz çerçevesinde propaganda kavramına bakınca şöyle bir noktaya geliyoruz. Propaganda kavramsal olarak içeriği bolca yalanla doldurulan bir kavram olarak algılanıyor. Siyasal söylemde kullanılışı da ağırlıklı olarak bu şekilde. Bir ideal vaad ediyor, ama gerçeklikle bir alâkası yok, biraz da kurgu var. Hal böyle iken propagandanın seçmen üzerinde, toplum üzerinde ciddi bir etkisi var. Bu etkiyi nereden alıyor? Aslında toplum da bu propagandaya kanıyor olmayıp, gizli bir mutabakat mı var?


Biz 6 Şubat depremi üzerine saha çalışması yaptık. Bunu öğrencilerle tartışırken bir öğrencim Adıyaman İsias Otel örneğinden yola çıkarak birşey söyledi. Hocam, dedi, dışı aynalı, süslü, lüks, güvenli turizm vs. sertifikasyonu var, ama aslında depremden önce de bu süslü yapının arkası kofmuş. Çürük bir bina... Ve o çürümüşlüğü siz cilalayıp kapatabiliyorsunuz. Aslında orası bir mezarlıkmış, insanların ölümüne hazırlanmış bir yer iken, üstünde otel yazıyor. Şimdi burada kim yalancı? Şimdi biz mesela otel müşterisi olarak bilemeyiz ki... Ben bir otele gittiğim zaman bu sertifikasyonun kime yaptırıldığını bilme gücüne sahip değilim. Şimdi İstanbul’da yaşadığımız evlerde de çok büyük bir barınma krizi içindeyiz. Sağlam bir evde miyiz, değil miyiz? Yeni yapıldı diye sağlam olduğuna inanabilir miyiz?

Deprem aslında çok ciddi bir hakikat kırılması getirdi. Çünkü bize anlatılan hiçbir bilginin, verilen hiçbir sertifikanın, yapı izninin, ruhsatın doğru olmayabileceğini gördük. Ama bu da aslında yeni birşey değil. Çünkü biz toplum olarak da bu sertifikasyon, ruhsat, inşaat izni ve denetleme konularında aslında devletle suç ortağıyız. Kaçak katları biz çıktık. Rüşvetleri biz verdik. Kolonları biz kestik. Hatırlı insanları biz koyduk araya. Tehdit ettik vesaire. Ve o arada bir sürü norm, kural, güvenlik meselesi atlanmıştır; önemsenmemiş, birşey olmaz denmiştir. Dolayısıyla burada büyük bir suç ortaklığı var. Ben her türlü propagandanın ya da her türlü icraatın aslında kendisine böyle bir suç ortaklığı bulmuş olmasından dolayı büyük felaketler yaşandığını düşünüyorum. Bu konuda şapkayı önümüze koyup düşünelim. Tabii ki bunu devlet değil insanlar sorumlu anlamında söylemiyorum. Bu suç ortaklığı alanını aslında yine dediğim gibi siyasetin büyük anlatısı kuruyor. Yani sizin haklarla ve sorumluluklarla donatılmış bir vatandaş olmanız değil, Fatih’ler, Alparslan’lar model gösterilirken bir yandan da sen ne eylersen güzel eylersin diye topluma boş bir özgüven verilmiş. Dolayısıyla bizler gerekli bilgilerden, gerekli eğitimden, gerekli donanımdan, haklarından ve sorumluluklarından mahrum bırakılmış, bu nedenle de bir şekilde yanlış icraatların suç ortağı yapılmış bir toplumuz. Yani bir tarafıyla propagandanın etkili olması bizde buna hazır bir alan olmasından kaynaklanıyor, ama o hazır alan da zaten yine propagandanın kendisiyle kuruluyor. Sen bu hikâyeye inanırsan burada sadece maddi değil, duygusal bir rant da var. Güçlü olduğuna ve dünyanın seni kıskandığına inanırsan bu hayatta daha özgüvenle yürüyeceksin. Gerçekte var olmayan bir gücün ve zenginliğin sende olduğunu varsayarak daha iyi hissedeceksin. Böyle bir kısırdöngü içerisinde yaşadık ve depremdeki yıkım bunun en acı ve en ölümcül sonucu oldu diyebiliriz. Yani burada karar vericilere, icracılara, yasa yapanlara bakarken, bir yandan onların nasıl işbirlikleri üreterek bu yanlışları yaptıklarına da bakmak gerektiğini düşünüyorum.


Dolayısıyla burada asıl ihlal edilen sınır, ötekinin sınırı. Ötekinin hakkını, hukukunu ihlal etme, onun hakkına tecavüz etme meselesi ortaya çıkıyor. Yani neyle sınırlayacağız o zaman biz kendimizi? Yalana, propagandaya karşı hakikat alanını ne belirleyecek?


İkinci Dünya Savaşı ve Hitler tecrübesinden sonra Avrupa’nın bulduğu çözüm insan haklarıydı. Hak söyleminin çok güçlü bir şekilde kurulmasını, ne kadar eksik gedik olsa da vatandaşların haklarla donatılmış olmasını çok önemli buluyorum. Sizin ötekinin hakkına saygı duymanız için, önce hak diye bir kavramınızın olmanız lazım. Kendinizi de hak sahibi görmeniz ve hak sahibi olmanın getirdiği sorumluluğu da fark etmeniz lazım. Bu da aslında yine hem icraatla hem de devletin ve siyasetin kuracağı söylemle mümkün olur. Biz nasıl olacak da bu toplumda hak kavramını, hak hukuk sahibi olmak, sorumluluk sahibi olmak düşüncesini oturtacağız? İnsanlar bunu nasıl kabul edecekler? Bence siyasetin en önemli sorularından biri bu şu anda. Çünkü bir yandan hem küresel kapitalizm, neoliberalizm karşısında çok güçsüzleştirilmiş bir toplum—genel olarak dünya halkları öyle, hepimiz güçsüzleştirildik—ama bir yandan da çok güçlü olduğumuza inandık. Ne yaparak? Seçim yaparak, istediğimiz ürünü tüketerek falan. Bütün bunlara biz karar veriyoruz. Televizyon kumandası bizim elimizde. Ne izleyeceğimize biz karar veriyoruz. Netflix hesabı açtığın zaman istediğin kültürel tüketim yapabiliyorsun. Baksan, inanılmaz bir tüketim özgürlüğü. Ama maddi olarak güçsüzsün. Bütün bunlara erişebilen sınıflar çok az. Mahkemeye gittiğin zaman sana adaletle muamele edileceğine dair hiçbir inancın yok. Sosyal yardım ve sosyal destek aldığın zaman bunun hakkaniyetli olarak dağıtıldığını düşünmüyorsun. Kim önden giderse, kim belli bir siyasi yapıya daha yakınsa onun daha çok nemalandığını düşünüyorsun. Bu böyle olmasa bile hayalindeki Türkiye bu. Böyle bir küskünlük, kırgınlık, haksızlık duygusu içindesin. Ya da tersinden “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diyen mahalle delikanlıları var. Sahip olmadığı bir gücü varmışçasına ifade edenler. Burada hakikat ne sorusu artık anlamsız kalıyor. Bu vatandaşı kim üretti? Bu inanılmaz güçsüz ama inanılmaz güçlü olduğuna inanan, bu ikisi arasında gidip gelen tutarsız vatandaşı ve dolayısıyla güvensiz hisseden vatandaşı kim üretti? Biz bu vatandaşlığı daha güvenli, hak ve sorumluluk sahibi olduğu, daha sınırları belli olan, daha yaşanabilir bir vatandaş pozisyonuna nasıl getirebiliriz? Bence bu önemli bir soru.


O zaman yalanı nasıl aşabiliriz, yalanla nasıl mücadele edebiliriz diye sorduğumuzda haklar ve adaletin tesisi iki önemli vazgeçilmez olarak gözüküyor...


Hakların tesisi ve sorumlulukların tesisi; hep ikisini bir arada düşünmek lazım. Adaletin işleyişi, bizim daha böyle eleştirel baktığımız eşitlik gibi kavramların yeniden, belki eleştirilerek tartışmaya açılması, sosyal hakların, sosyal devletin inşa edilmesi... Çünkü bir yandan ulus-devlet sınırları içerisinde yaşıyoruz, ki ulus devletin kendisi koskoca bir yalan. Şöyle bir yalan: Siz bir sınıra bir tel çekiyorsunuz ve burası sınırdır diyorsunuz. Halbuki orası gerçekte sınır değil, tel çektiğiniz için sınır.


Yani çektiğiniz o sınırın aslında coğrafi, sosyal, kültürel, tarihsel hiçbir anlamı yok.


Hiçbir şeyle örtüşmeyen yüz yıllık bir çizgi, bir hakikatmişçesine bizim kimliğimizin, varlığımızın bir parçası oldu. Biz bu sınırları kaldırabiliyor muyuz şu an? Kaldıramıyoruz. O kadar güçlü bir tarihsellik; ve etrafında kurulmuş o kadar büyük hem şiddet geçmişi var, hem halihazırda bu sınırların çeşitli fonksiyonları var. O zaman ne yapacağız? Bu hikâyenin, bu ulus-devlet sınırları içerisinde vatandaşı güçlendirme politikalarının uygulanmasını sağlayacağız. Yoksa herşeyin yapısökümü yapılabilir. Sınırların, kimliklerin, vatandaşlık konusunda hakların, sorumlulukların... Ama şu an öyle bir noktaya geldik ki, bunları altını oyduğumuz zaman siyaset çok daha omurgasızlaşıyor. En azından siyasete omurga verecek, hak ve sorumluluklarla donatılmış güçlü vatandaş anlatısının yeniden kurulması gerektiğini düşünüyorum.


Yalan ve riya dediğimizde siyaset ilk öne çıkan alan oluyor ama bu aslında Türkiye toplumunda neredeyse herkesin bir şekilde bir parçası olduğu lâkin hiç kimsenin birbirine itiraf etmediği bir gerçek. Aile ilişkilerinden başlayarak geniş bir alanda toplumsal riya içerisinde yaşadığımızı düşünüyorum. Dürüstlük maalesef makbul meta olarak görülmüyor gibi. Ne dersiniz?


Dürüstlüğü, kendisine yalan söylediğimiz taraf da istemiyor ki... Tolere edilebilen yalanlar var bu toplumda. “Sen babanla nasıl böyle konuşursun?” Yani aklınızdan geçeni babanıza söylememenizin salık verildiği bir toplum. Düşündüğünüzü söyleyemiyorsunuz, aslında düşünceniz olmayan şeyi söylüyorsunuz. Kendi çocuklarıma da bakıyorum, gençler yalanı hiç sevmiyorlar, çok açık olmak istiyorlar, ama bu makbul görülen birşey değil. Onlara bakınca fark ediyorum ki, mesela ben kendi gençliğimde annemin babamın karşısında niye geç kaldın dediklerinde şunun için geç kaldım filan diyerek bir yalan uydurabilirdim. Neden? Onların kızmasını istemiyorum, ama onları kızdırmak, huzurlu ve mutlu hallerini bozmak da istemiyorum. Bu da bir çocuk sorumluluğu. Böyle bir sorumluluk yüklenmişiz. Herşeyi de söyleme, idare et. Ailen de senin idare etmeni istiyor zaten. Şimdi gençler hiç idare etmek istemiyorlar. Herşeyi açık ve şeffaf söylemek istiyorlar. Yalan söylemek istemiyorlar. Gençlerin yalandan ve bu dediğiniz toplumsal riyadan çok bunalmış olduğunu görüyoruz. Ama bir yandan herkese herşey söylenmez. Herkese herşeyi söylemeyelim, standartları koruyalım aramızda. Başta değindiğim o monşer diplomasisi de sanki biraz da olsa gerekli gibi geliyor. Biraz kafa karışıklığına neden olmuş olabilirim burda.


Herşeyi olduğu gibi söylemek de aşırı atomizasyonu getiriyor mu diyorsunuz?


Evet. “Herkes beni olduğum gibi kabul edecek ve ben kendimle ilgili ne istiyorsam, ne düşünüyorsam, ne hayal ediyorsam o doğru; başka birşeyi tanımıyorum, başkalarına göre şekillenmeyeceğim.” Bunda da bir risk görüyorum; bu da toplumsallaşmanın önünde bir engel.


Çünkü muhatap da aynısını yaptığında çatışacaklar.


Aynen. Yani neyin konuşulabilir, söylenebilir, yapılabilir olduğuna dair bir mutabakat üretmemiz gerekiyor. O toplumsal mutabakatı üretmezsek bu sefer de çözülme yaşanıyor. Nitekim gençler mesela daha zor arkadaş ediniyorlar, özellikle lise çağındakiler. Çünkü arkadaşlık böyle bir mutabakat gerektiriyor. Biraz kaybetme korkusu gerektiriyor. Herşey tüm çıplaklığıyla iletişimin, toplumsal ilişkilerin bir parçası olacak diye bir arzu da bana gerçekçi gelmiyor.


Gene de yalan söylemek değil de, belki doğruların hepsini söylememek...


Evet, biraz sırlar olabilir sanki. Zaten mahremiyet diye bir alan var ki, mahremiyet aslında gerçeği saklamakla sınırları çizilmiş bir alandır. Mahrem olanı herkesle paylaşmazsınız. Ya da biraz bükersiniz, paylaşmanız gerekirse. Çünkü orada gerçekte ne olduğunu kimsenin bilmesini istemezsiniz. Orası sizin hazineniz. İnsan olmanın gereği olarak o mahrem alanı da muhafaza etmek gerekiyor. O mahrem alana kimi alıp kimi almayacağınız da toplumsal olarak çok önemli. En yakınınız ve en sevdiğinizle paylaşacağınız ile komşuyla paylaşacağınız arasında fark olmadığı zaman, toplum olmamış oluyorsunuz. O yüzden mahremiyetin sınırlarını da korumamız gerekiyor.

Ulusal mahremiyet diye çalışmalar var. Bir ulusun da mahrem meseleleri vardır diyen ulusalcılık çalışmaları var. İşte soykırımlar vs. gibi ulusal mahremiyetler. Ulusal düzeyde mahremimiz olması kötüdür, toplumsal barış açısından kötü sonuçlar doğurur. Ama daha küçük seviyede kendi gündelik ilişkilerimizde bir hiyerarşi kurmak istediğimizde bir farklılık oluşturabilir ve mahremiyet için ufak hakikat bükmeleri yapılabilir diye düşünüyorum açıkçası. Yanılıyor muyum?


Comentarios


bottom of page