top of page

Ödül, Ceza ve Bağımlılık

İBRAHİM ALTINYÜZÜK

İnsan beyni başarıya ulaşmada, öğrenmede, üretkenlikte ve karşılaştığı problemleri çözmede iki motivasyon kaynağıyla çalışır. Beyin içerisinde beslenme, savunma, öğrenme, üreme gibi işlevlerden sorumlu limbik sistemi bütün bunlar için motive eden iki unsurdan biri ödül, diğeri cezadır. Yani insan bir hedefe ulaşmak, birşeyi öğrenmek, birşeyi üretmek için ya cezadan gelen korkuyla (uzaklaştırıcı) ya da ödüle ulaşma ümidiyle (yakınlaştırıcı) motive olur. Bunlar bizi hedefe ulaştıran çok önemli iki araçtır. Mesela sınavlar için ya ileride kazanacağımız para ve diğer imkânlar ile rahat yaşama ödülü ya da sınıfta kalma korkusu bizi ders çalışmaya sevkeder.


Bu iki motivasyon kaynağı, kazanma ve kaybetme uyaranlarının en çok olduğu savaş zamanlarında en ziyade aktiftir. Teknolojinin savaş alanında başka alanlardan çok daha hızlı ilerlemesi de bu sebeptendir.


Daha geniş bir açıdan baktığımızda, insanların Yaratıcı tarafından cennetteki mükafatlarla ödüllendirilip cehennem azabıyla uyarılıp korkutulması, insanların yaşamında hedefe ulaşmak için bu iki motivasyon kaynağının ne kadar önemli olduğunu bize gösterir.


Ödül cezaya göre çok daha etkili bir motivasyon kaynağıdır. Çünkü ödül sistemini uyaran maddelere karşı kişi çok daha hızlı bir şekilde motive olup, o maddeyle ilgili bilgileri ve ona nasıl ulaşacağını çok hızlı bir şekilde öğrenebilir. Cerrahî girişimler öncesinde kullanılan bazı ağrı kesici ilaçların hastadan gizlenmesi, mesela morfinin ismiyle değil de m harfiyle söylenmesi bu yüzdendir. Ödül, keyif alınan herhangi bir madde veya davranış olabilir. Kimi durumlarda, ödül olarak görülen şeyden alınacak hazır keyifler gelecekte kötü sonuçlar doğurur. Doğuracağı bu kötü sonuçlara rağmen hazır keyif için o şeyin daha fazla tercih edilmesiyle de, bağımlılık dediğimiz durum ortaya çıkar.


Aslında keyif aldığımız herşeyle aramızda bir bağ oluşur, bu son derece normaldir. Ama daha sonra sinir hücrelerinde keyif veren şeye karşı tolerans gelişimi ile o şeyden sıkılıp bırakmamız gerekir. İlk aldığımızda bize çok güzel gelen bir elbisenin zamanla eski güzelliğini kaybetmesi yahut lezzetli bir yemeği yiyip doyduktan sonra artık o yemeğe karşı ilgisizliğimiz gibi... Yani aslında keyif aldığımız herşeyle aramızda bir bağ oluşur, ama o şeyle aramızdaki bağ gerektiği yerde kopmuyorsa orada bir hastalık durumu sözkonusudur.


Peki hastalık olan bağımlılık nasıl oluşur?

Bu bağımlılığının kökeninde ödül sisteminin kötüye kullanımı yatıyor. İnsan sinir sisteminde ödül (haz) devresi mezolimbik dopaminerjik yolaktadır ve bu yolakta etkili olan, kimyasal dopamindir. Doğal ve yapay dediğimiz uçuşlarda bu yolakta dopamin salınır ve keyif alınır. Sevdiğimiz bir yemeği yemek, bir sınavdan iyi not almak, spor müsabakasından başarılı olmak gibi keyifler doğal uçuşlara örnektir. Yapay uçuşlarda ise bağımlılıkta rol oynayan maddeler—opiyat, alkol nikotin—doğrudan reseptöre bağlanarak patlayıcı ve sıradışı keyif yükselmelerine sebep olur ve bu patlayıcı uçuşlar doğal yoldan mutlu olmamızdan çok daha fazla etkili ve şiddetli olduğu için, doğal yoldan, yani zorlanarak ve emek harcayarak uzun sürelerde elde ettiğimiz başarılardan aldığımız keyiflere kıyasla çok daha kısa ve kolay bir yol olarak gözükür. Bu durum, zahmet ve meşakkate katlanarak bir aile kurmak, çok para kazanmak , Nobel’e lâyık görülmek gibi ödüllere bir nefeste sahip olmaya benzer, madde kullanımıyla kısa sürede çok yüksek mutluluk sağlar.

Ancak ödül devresinin bu şekilde kötüye kullanımıyla elde edilen mutlu olma hali hem bedensel hem de sosyal hayatımızda çok kötü sonuçlar doğurur. İlk önce, yoksunluk sendromu dediğimiz, madde yokluğuna bağlı aşerme ortaya çıkar. Çünkü lezzetin zevali elem verir ve bu keyifli halimizin hiç bitmemesini isteriz. Fakat maddenin etkisi bittiği için, alınan keyfin son bulması o maddeyi aramayı, ona ulaşmayı ve tekrar kullanmayı getirir. Bu kullanmanın sonunda yine yoksunluk ve aşerme derken, kişi bir keyif-aşerme kısırdöngüsüne girer. İlk başta merak edilerek kullanılan maddeden ya da yapılan davranıştan keyif alındığı için bir bağımlılık ortaya çıkarken, ilerleyen zamanlarda kişi mutsuz olmamak için maddeye ve ya davranışa devam etmek zorunda kalır.

Bununla beraber, sinir sistemimizde hazza karşı çok hızlı bir tolerans gelişimi vardır. Kısa bir süre sonra aynı dozda alınan madde artık aynı keyfi vermeyecektir. Bu da bağımlılık maddeyle ilgili ise o maddenin daha fazla alınması, yok eğer davranış ise uyaranların artması gereğini doğurur. Sinir sistemimizin bu özelliği aslında şu anlama gelir: hep daha fazlasını isteyen, doyumsuz, sonsuzu ve sınırsızı talep eden bir sistem. Ama dünyadaki bütün keyiflerin bir sınırı olduğu gibi, hep daha fazlasını isteyenlerin de bir noktadan sonra daha fazla zevk ve keyfe ulaşamadıkları için hayal kırıklığı yaşaması ve depresif bir duruma girmeleri kaçınılmazdır. Yaşamları keyif ve zevk üzerine kurulu olan insanlar başkalarının ulaşamadığı, hayal bile edemediği zevk ve keyifleri yaşasa bile bir süre sonra hayatından zevk almayacak ve yaptıkları şeyler kendine yetmeyecek bir hale girecektir. California sendromunda, haz ve keyif için yaşayan insanların en nihayetinde intihar etmesi gibi. Bu sonuç sadece kendini düşünmeye yönelten kapitalist ve materyalist bir sistemde yaşayanlar olarak, bizi akıbetimizi görüp fikren ve sistem açısından bir sorgulamaya sevketmeli.


Bağımlılık, fizyolojik olarak madde ve davranışa bağlı ödül sisteminin sürekli çalışmasıyla beynin sürekli uyarılması ve strese maruz kalması sebebiyle beyinde kortikal atrofi (beyin küçülmesi, erimesi) gelişmesine bağlı biçimde işlevlerin, yani soyut düşünce, hafıza, mantık, algılama, dikkat ve dil gibi becerilerin yerine getirilmemesi sonuçlarını doğurur. Bu fizyolojik zararlar, beraberinde sosyolojik zararları da getirir. İnsan sosyal bir varlık olması sebebiyle mutlu bir hayat yaşaması çevresindeki insanlarla olan iletişimi, dayanışması ve yardımlaşmasıyla mümkündür. Ödül sisteminin kötüye kullanımıyla kolay yoldan mutlu olan insanlar ise kendi kendine yeten, başkalarına ihtiyacı olmayan, başkalarından bir beklentisi olmayan biri haline gelecek; sonuçta insanlarla iletişiminde bozulma ve asosyal depresif bir ruh halinde girecektir. Günümüzde sosyal medya ya da ekran bağımlılığı (TV, tablet, telefon) insanın zihnini uyuşturarak ve bu uyuşuklukla kişiyi mutlu eder ederek tam da buna sebep olmuştur. Bu durum kişiyi başkalarına ihtiyaç duymayan, asosyal, iletişimi bozuk biri hale getirmektedir. Kişi yalancı cennette mutlu olmayı gerçek hayatta mutlu olmaya tercih etmekte ve gerçek hayatta gerçek bir cehennemi yaşamaktadır.


Bağımlılığın tedavisinde öncelikle kişinin toplum içerisinde yaşamasının desteklenmesi gerekir. Kişinin sosyal hayatında yeteneklerini keşfedecek yeni hobiler edinmesi, spor ve sanat faaliyetlerinde bulunması desteklenmelidir. Bununla beraber bağımlı olunan maddenin veya davranışın uyaranlarının maruziyetini ortadan kaldırmak çok önemlidir, çünkü bağımlı olunan madde veya davranışı hatırlamaktan ve ona ulaşırken gösterilen çabadan bile mutlu olup keyif alınır. Bu yüzden anımsatıcı ve hatırlatıcı herşeyden uzak durulmalıdır.

Kişinin ödül sisteminin kötüye kullanımını bilmesi ve bundan dolayı ileride gelişecek problemlerin sonucunu düşünüp kendi akıbetini görüp ceza sistemini aktifleştirmesi gerekir. Bu sayede maddeden uzaklaşma gereğini duymalı, yani iradesini güçlendirmelidir


Sonuç olarak kişinin kendisini, nefsini ve hastalığını tanıması ve bağımlılıkta esas iki devre olan ödül ve ceza motivasyon kaynaklarını bilip yönetebilmesi gerekir.


Comments


bottom of page